Kabbala!nın Kökeni


Köken

Kabbala'nın kökeni İ.S. I. yüz yılda Filistin'de filizlenen "Merkava" (ya da Merkabah) gizemciliğine kadar geri götürülebilir. Merkava gizemciliğinde temel uğraş, Eski Ahit'te peygamber Ezekiel'in düşlediği "ilâhî taht" ya da "araba" (merkava) hakkında derin düşüncelere dalmak ve bu sayede coşku içinde kendinden geçmektir.

VII. ve XII. yüz yıllar arasında uygulama alanı Filistin'den Babilonya'ya kayan ve yoğun biçimde Gnostik inançların etkisi altında kalan Merkava gizemciliğinde asıl amaç, Tanrı'nın tahtını ve göksel düzeni düşleyebilmektir. Gizemci Merkava yazımında, coşku içindeki ruhun yükselişi, düşman meleklerle dolu "yedi küre"yi ya da "yedi gök katını" aşmak için yapılan tehlikeli bir yolculuk olarak tanımlanmaktadır. Ruhun bu yolculuktaki amacı, merkava'nın üzerinde bulunan ilâhî tahta ulaşmaktır.

"Tzenu'im" adı verilen Merkava uygulayıcıları, özel ahlâk niteliklerine sahip olan az sayıda seçkin kişilerdi ve sürekli oruç tutarak kendilerini gizemci deneyimlere hazır tutmaları gerekliydi. Bu seçkinlerin yapacağı başarılı bir düşsel yolculuk için her şeyden çok "mühür" olarak tanımlanan bazı büyülü sözlerin ve formüllerin kullanımı zorunluydu. Bu büyülü sözler, her bir gök katının kapısında bekçilik yapan melekleri yatıştırmak için gerekliydi. Hatalı bir "mühür" kullanımı, önemli yaralanmalara, hattâ korkunç ölümlere yol açabilirdi.

Talmud'a göre, Merkava uygulamasına kalkışan dört kişi arasından biri ölmüş, diğeri delirmiş, öteki dinden çıkmış ve yalnızca Rabbi Akiba ben Josephgerçek bir düşsel deneyime nail olmuştur. Merkava uygulayıcıları kimi zaman "Doğaüstü Dünyanın Gezginleri" olarak da adlandırılırlardı. Bu gizemci akımın en eski iki yazımsal kaynağı; Rabbi Akiba'ya ait olduğu sanılan "Küçük" ve Rabbi Ishmael benElisha'ya ait olduğu sanılan "Büyük" metinlerdir. Ayrıca, "Enoch'un Kitabı" ve Tanrı'nın oldukça abartılı antropomorfik (insan biçimli) betimlemelerini içeren "Shi'ur Qoma" (İlâhî Boyutlar) adındaki metinler de Merkava geleneğine aittirler

Bu Blogda Ara

1 Mart 2010 Pazartesi

Şamati Makaleleri

Şamati Makaleleri
Şamati 1 O’ndan Başkası Yok
(Kabbalist Y.Ashlag’ın Şamati adlı kitabından)
“O’ndan başkası yok” diye yazar ki, bu; dünya üzerinde ona karşı durabilecek
yetenekte herhangi bir güç olmadığı anlamına gelir. Ve insanın gördüğü, açıkça, bunu
inkar edecek mihraklar olacaktır, çünkü O öyle ister.
Ve bir düzeltilme kabul edilir, “sol reddeder, sağ kabul” diye, reddeden sol düzetilmiş
kabul edilir. Bu şu anlama gelirki dünyada hep insanı doğru yoldan saptırmak üzere
olan şeyler vardır, ve bunlar insanı kutsallıktan reddeder.
Ve bu reddedilişler sonucunda kişi bir ihtiyaç ve tam bir arzu duyacaktır, O’nun
kendisine yardım etmesi için, çünkü ne kadar kayıp olduğunu görür. Sadece
ilerleyememesini değil, dahada ilkelleştiğini görür. Kendi menfaati için bile özgecilliği ve
düzeltilmeyi gözlemleyecek gücünü de kayıp eder. Engellerin üstesinden sadece mantık
ötesi bir inançla gelerek O’nun kurallarını takip edebilir.
Ama her zaman mantık ötesi güce sahip olamayacaktır, başka bir değişle Yaratan’ın
yolundan sapmak için güce maruz kalacaktır, Allah korusun, hatta O’nun için
yapmamak yolundan bile sapabilir. Ve o her zaman hissedecek ki parçalanmış
bütünden daha büyüktür, yani ilerlemeden daha çok gerileme vardır, ve o bu
çıkmazdan çıkmak için bir son görmez, ve o kutsallığın sonsuza dek dışında kalacaktır.
Mantık ötesi inançla gelmedikçe, küçük bir parçasını bile gözlemlemenin zor olduğunu
görsün diye. Ve her şeyin sonunda ne olacak?
Sonra o karar verecektir ki Yaratan’dan başka kimse ona yardım edemez. Bu
Yaratan’dan onun gözlerini ve kalbini açması için kalpten bir isteğe dönüşür, kendisini
O’na daha yakınlaştırıp sonsuz beraberliğe getirmesi için. Bütün reddedilişlerin sadece
Yaratan’dan geldiğini görür.
Yani yaşadığı inkar onun hatası değildi, üstesinden gelme yeteneği olmadığı içinde
değil, bunlar Yaratan’a gerçekten daha yakın olmak isteyenler içindir. Bilgisiz küçük bir
çocuk gibi, küçük bir parçayla yetinmemesi için ona yukarı’dan yardım eli uzanır,
böylelikle sadece “Tanrı’ya şükür sevap işliyorum, daha ne isteyebilirimki” diyerek
yetinmesin diye.
Ve sadece gerçek arzuya sahipse o yukarıdan yardım alacaktır. Ve ona mevcut
durumundaki hataları gösterilecek, yani ona çabasına engel olacak manzara ve
düşünceler gönderilecektir. Bu onun Yaratan’la beraber olmadığını göstermek içindir. Ve
üstesinden geldiği kadar, o her zaman kendisinin kutsallığa nekadar uzak ve Yaratan’a
kendisini yakın hisseden insanların tersine kendisinin yaratan’dan nekadar uzak bir
pozisyonda olduğunu görür.
Ama kişi, diğer taraftan, her zaman istek ve şikayetlerle doludur, ve Yaratan’ın
kendisine davranışını ve kendisinin de O’na davranışını haklı çıkaramaz. Yaratan’la bir
bütünlük içerisinde olmamanın acısını hisseder ve kutsallığın aslında hiç bir parçası
olmadığını görür.
Bazen yukarıdan bir an canlandıracak şekilde uyandırılır, ancak kısa bir süre sonra o
dibi olmayan çukura tekrar düşer. Ancak, bu onun, ona sadece Yaratan’ın yardımcı
olabileceğini ve farketmesi içindir.
İnsan daima Yaratan’a tutunmaya çalışmalı, yani düşüneleri her zaman Yaratan ile ilgili
olmalıdır. İçinde olabileceği en kötü halde olsa bile, en karanlık halini yaşıyor bile olsa
O’nun alanını terketmemelidir. İnsanın kutsallığa girmesini engelleyecek, ona zarar
verecek yada geliştirecek güce sahip başka bir otorite olduğunu asla düşünmemelidir.
Yani insanı iyi birşeyler yapmasını ve Yaratan’ın yolunu izlemesini engelleyen Diğer
Taraf (sitra ahrah)’ın gücünü düşünmemelidir. Ama kişi herşeyin Yaratan tarafından
yapıldığını düşünmelidir.
Ba’al Şem Tov, dünyada başka bir güç olduğunu söyleyenlerin farklı tanrılara taptığını
söyledi. Dini kavramlara aykırı düşüncesi günah sayılmaya bilsede, eğer o Yaratan’dan
ayrı bir otorite ve güç olduğunu düşünürse, günah işlemiş olur.
Dahası, her kim kendi otoritesi olduğununu söylerse, yani daha dün Yaratan’ın yolunu
izlemeyi istemeyen kişi de inanç değerlerini çiğnemiş olur. Bu Yaratan’ın dünyanın
yegane yöneticisi olduğuna inanmamaktır.
Ama kişi bir günah işlediği zaman, bundan gerçekten pişmanlık duymalı ve yaptığı için
üzgün olmalı, ama burada da işlediği günahın verdiği üzüntüyle neden o günahı
işlediğini doğru düzene koymalı – üzüldüğü şey bu nokta olmalı.
Ve insan daha sonra üzülmeli ve “o günahı işledim çünkü Yaratan beni kutsallıktan
tuvaletteki pisliğe attı” demelidir. Yani kendisini eğlendirmek için Yaratan ona bir arzu
verip leş kokulu bir yerin havasını koklattı. (Kitaplarda yazdığı gibi, diyebilirsin ki, bir
adam bazen bir domuzun vücudunda reenkarne olur, daha önce bir dışgıdan farksız
olarak gördüğü arzuları tekrar canlanır, ve tekrar o pisliğin içerisinde kendisini tekrar
canlandırmak ister.)
Ve ayrıca insan kendini yükselişte hissettiği ve çabasından biraz güzel lezzetler
tattığında “şimdi anladığım durum Yaratan’a ibadet etmeye değer” dememelidir.
Doğrusu olan şu, Yaratan onu yanına çekmek için imgeledi, bu nedenden dolayı
çabasında güzel lezzetleri aldı. Ve o kutsallık topraklarından asla çıkmamaya dikkat
etmeli ve Yaratan’dan başka hiçbir gücün var olduğunu düşünmemelidir. (Ama
Yaratan’ın gözlerindeki tadı bulmak,veya aksi, insanın kendine bağlı değildir, herşey
O’na bağlıdır. Ve insan dış aklıyla Yaratan’ın onu daha önce sevmemesine rağmen
neden şimdi sevdiğine anlam veremez.)
Ve benzer şekilde Yaratan kişiyi yanına yaklaştırmadığı zaman, kişi Yaratan’a uzak
olduğu için kendi haline üzülmemelidir, zira o zaman isteği kendisi içindir. Her kim
kendisi için isterse Yaratan’dan ayrı tutulur. İyisi, o Kutsal Varlığın sürgününden pişman
olmalı, yani Yaratan’a verdiği üzüntüden pişmanlık duymalı.
Kişinin küçük bir organının acıması bir örnek olarak alınabilir. Acı onun kalbinde ve
aklında hala duruyo olabilir, bu insanın genel yapısıdır. Ve tabiki basit bir organın
duyusu insanın acılarının çoğunun hissedildiği bütün endamının duyusuna benzeyemez.
Kişinin Yaratan’dan ayrı olduğunda hissettiği acı da bunun benzer örneğidir. İnsan İlahi
Varlığın organlarından bir tanesidir ve O kalbin derinliklerinde bulunan O’nu arzulama
duygusunun genel organıdır. Bu yüzden basit bir organın duyusu, genel bir acının
duyusuna benzemez. Yani demek istenilen, Kutsal Varlık O’ndan ayrı parçaları
olduğundan ve onlara sağlayamamaktan üzgündür.
(Ve bu şu sözleri açıklayabilir: “bir insan pişmanlık duydukça, Kutsal Varlık - o benim
başımdan hafiftir - der.”). Eğer insan Yaratan’la kendisi arasında oluşan mesafeden
kaynaklanan üzüntüyü kendisiyle ilişkilendirmezse, kendisini kutsallıktan ayıracak olan
arzu çukuruna düşmekten korur.
Aynı şekilde biri kutsallığa kendini yakın hissettiğinde, Yaratan’ın gözünde desteğe
layık olmaktan mutlu olduğunda, o hazzın özünün Kutsal Varlıktaki haz olduğunu
söylemelidir, ve kalbindeki O’na yakın olan organa yaklaştığı için mutluluğu hisseder.
Ve insan Kutsal Varlığı mutlu etmek gücüyle bağışlanmaktan mutlu olur. Ve bu aynı
göstergeyle gider, çünkü kişinin hissettiği mutluluk, bütünün hissettiği mutluluğun bir
parçasıdır. Ve bu hesaplamalar doğrultusunda, kişi bireyselliğini kaybeder ve kendi için
maruz kaldığı arzu olan Diğer Taraf’a düşmekten kaçınır.
Almak arzusu gerekli olmasına rağmen, bu mutluluk duymak arzusu düzeltilip özgecil
bir yapıya çevirilmelidir. Zira insanın içinde almak duygusu insanın kendisidir ve bunun
dışındaki herşey Yaratan’a aittir, O’nun özelliğidir.
Bu şu demek ki, maruz kalınan arzudan alınan zevk ve haz Yaratan’a (yukarıya)
memnunluk getirmek niyetiyle olmalıdır, çünkü alt dünyada zevk vardır. Yaradılışın
amacı bunun içindi, O’nun evrenine yararı olması için. Bu da Kutsal Varlığın yukarıda
duyduğu haz olarak bilinir.
Bu sebeple, insan memnuniyetin yukarıya nasıl sebebiyet verebileceği konusunda öneri
aramalıdır. Ve tabiki, kendisi haz alırsa memnuniyet yukarıda da hissedilecektir. Bu
yüzden, o her zaman Kral’ın sarayında olmayı istemeli ve Kral’ın hazineleriyle oynama
yeteneğine sahip olmalıdır. Ve bu kesinlikle yukarıda memnuniyete yol açacaktır. Bütün
özlemini Yaratan’ın hatrına istemelidir.
Şamati 3 Manevi Edinim Meselesi
Dünyada pek çok derece ve ayırt ettiğimiz şeyler sezinleriz. Bilmeliyiz ki derecelerden
ve anlayıştan bahsederken ruhun dünyalardan aldıklarına bağlı olarak konuşmaktayız.
Bu şu kural dahilinde olmalıdır: “Edinmediğimize isim vermeyiz.” Bunun nedeni o
“isim”, tıpkı bir insanın algıladığı bir objeyi edindikten sonra adlandırdığı gibidir.
Dolayısıyla, gerçeğin sezinlenmesi manevi edinim açısından üçe ayrılır:
1. Atzmuto (O’nun Özü)
2. Eyn Sof (Sonsuzluk)
3. Ruhlar
1. “Atzmuto”’dan hiç bir zaman bahsetmeyiz. Bunun nedeni yaratılan varlıkların
kökünün ve yaratılışlarının başladığı ve oluştukları yer olduğundan, şöyle yazdığı
gibi,”Hareket ilk düşünceyle bitmişti.”
2. Eyn Sof yaratılışın düşüncesinidir ve bu “O’nun yaratılanlarına iyilik yapma
arzusudur.” Bu koşula Eyn Sof denir ve Atzmuto ile ruhlar arasındaki iletişim noktası
budur. Biz bu iletişimi “yaratılanları mutlu etme arzusu” olarak algılıyoruz.
Eyn Sof başlangıçtır. Bu koşula kabı olmayan Işık denir ve yaratılanların köküdür, yani
Yaratan ile yaratılanlar arasındaki bağ ve buna “yarattıklarına iyilik yapma arzusu”
denir. Bu arzu Eyn Sof’da başlar ve Asiya dünyasına kadar uzanır.
3. Ruhlar O’nun vermek istediği memnuniyeti alanlardır.
O’na Eyn Sof denir çünkü Atzmuto ile ruhlar arasındaki bağ budur, ve biz bunu “O’nun
yaratılanlara iyilik yapma arzusu” olarak algılarız. Bunun dışında bu bağı ifade
edemeyiz ve çalışmamızın başıda bu noktadır.
Kabsız Işık denir, ancak orada yaratılanların kökü başlar, yani Yaratan’la yaratılanlar
arasındaki bağ, buna “O’nun yarattıklarına iyilik yapma arzusu” denir. Bu arzu Eyn
Sof’da başlar ve Asiya dünyasına kadar uzanır.
Tüm dünyalar kendi içlerinde kabsız Işık olarak nitelendirilirler, ifadelerin olmadığı yer.
Bu algılayışa Atzmuto denir, ve bunlar edinilmez.
Orada bir çok şey algıladığımız sizi şaşırtmasın. Zira bu hisler orada potansiyel olarak
varlar. Sonradan, ruhlar geldiği zaman, bu algılar Üst Işığı alan ruhların içerisinde ifşa
olur, zira ıslah olup kendilerini ışığa göre düzenlemişlerdir. Dolayısıyla ruhlar alabilirler,
her biri kendi niteliklerine ve derecesine göre ve sonra bu algılananlar gerçek halini
alır. Ancak, ruhlar Üst Işığı edinmeden kendi içlerinde Atzmuto olarak sayılır.
Dünyalardan alan ruhlar için, dünyalar Eyn Sof sayılır. Bunun nedeni dünyalarla ruhlar
arasındaki bağın, yani dünyaların ruhlara verdikleri, yaratılışın düşüncesinden
kaynaklandığıdır ve bu ruhlarla Atzmuto arasındaki karşılıklı ilişkidir.
Bu karşılıklı ilişkiye Eyn Sof denir. Yaratan’a dua ettiğimiz zaman ve yardım ve
isteklerimizi talep ettiğimizde aslında Eyn Sof denilen o basirete dua ediyoruz.
Yaratılan varlıkların kökü buradadır, ve yaratılanlara mutluluk ve zevkler vermek
istemektedir, “O’nun yaratılanlara iyilik yapma arzusu” denir.
Dua bizi yaratan Yaratan’adır ve O’nun adı “Yaratılanlara iyilik yapma arzusudur.” O’na
Eyn Sof denmesinin sebebi sözlerin kısıtlamadan önce geldiğidir ve kısıtlamadan sonra
bile O hiç değişmez zira Işıkda hiç bir değişim yoktur ve her zaman O adıyla kalır.
Verilen isimlerin çoğalması sadece edinen tarafındandır. Zira, yaratılanlar için ortaya
çıkan ilk isime Eyn Sof denir ve bu isim değişmez. Tüm kısıtlamalar ve değişimler
sadece alıcılara yöneliktir ve her zaman ilk isimin içerisinde yansır, “O’nun yaratılanlara
iyilik yapma arzusu” sonsuzdur.
Bu yüzden Eyn Sof diye Yaratan’a dua ederiz, zira hiç bir sınır ve sonu olmadan yansır.
Bundan sonra olanlar ise alanlar için ıslahtır ve böylelikle O’nun Işığını alabilirler.
Üst Işığın iki unsuru vardır: edinmek ve edinilen. Üst Işıktan konuşurken sadece
edinenin edinilendin aldığı izlenimden bahsediyoruz. Ancak, sadece edinmekten söz
edersek veya edinilenden, buna Eyn Sof denilmez.
Bu koşulda, edinilene Atzmuto ve edinmeye “ruhlar” denir, yani bir bütünün parçasını
algılamaktır. Yeni oluşunun nedeni alma arzusunun içerisinde kayıtlı olmasındandır, ve
bu açıdan, yaratılana “yoktan var edilen” denir.
Kendileri için, tüm dünyalar sadece basit bir bütünlük olarak düşünülür ve Yaratan’da
hiç bir değişiklik yoktur. “Ben Yaratıcınız değişmem” cümlesi bunu ifade etmektedir.
Yaratan’ın niteliklerinde Sefirotlar ve Behinotlar (algılamalar ve anlayışlar) yoktur.
En küçük bir tanım veya isim bile Işığın kendisinden bahsetmemektedir zira bu
Atzmuto’nun algılanmasıdır ve orada edinim yoktur. Şöyle ki, bahsedilen tüm sefirotlar
ve anlayış sadece kişinin bunlarda edindiğidir. Bunun nedeni “Yaratan’ın yaratılanlara
iyilik yapma arzusunu” edinip anlamamızı istemesidir.
O’nun edinmemizi ve anlamamızı istediği “yaratılanlarına iyilik yapma arzusunu”
edinmek ve anlamak için, içimizde bu hisleri oluşturdu, ve onlar Üst Işığın hislerini
edinirler.
Bu nedenden dolayı bizlere bir çok anlayış ve algı verilmiştir zira genel duyuya “alma
arzusu” denir ve kişinin alabilme derecesine göre bir çok ayrıntıya ayrılır. Bu yüzden bir
çok ayrıntı ve parça vardır, ve bunlara iniş ve çıkışlar, genişleme ve ayrılma vs gibi
isimler verilir.
Alma arzusuna “yaratılan” denildiğine göre ve bu “yeni bir anlayış”dır, verilen isim
alma arzusunun tam anlamıyla algılamaya başladığı noktada verilir. Sözler izlenim ve
algılananların bir unsurudur, zira Üst Işık ile alma arzusu arasında karşılıklı bir ilişki
vardır.
Buna “Işık ve Kab” denir. Ancak, Üst Işık’dan, bir kab olmadan, lafı bile edilmez zira
alan tarafından edinilmeyen bir Işığa Atzmuto denir ve bununla ilgili bir şeyi ağza
almak yasaktır çünkü edinilemez. Dahası, edinmediğimiz bie şeyi nasıl tanımlayabiliriz
ki?
Buradan şunu öğreniyoruz ki, Yaratan’a bize kurtuluş ve şifa ve vs göndermesi için dua
ederken, iki şeyi ayırt etmeliyiz: 1- Yaratan 2- O’ndan gelen şey.
İlk unsurda, bu Atzmuto olarak bilinir, yukarıda bahsettiğimiz gibi tanım vermek
yasaktır. İkinci unsurda, ki buna kabımıza giren ışık denir, yani alma arzumuza giren
ışık, buna Eyn Sof deriz. Yaratan’ın yaratılanlarla ilişkisi budur., “O’nun yaratılanlara
iyilik yapma arzusu”, ve sonunda alma arzusuna yayılan ve ulaşan Işık denir.
Alma arzusu yayılan Işığı aldığı zaman, yayılan Işığa o zaman Eyn Sof denir.
Alınabilmesi için alanlara bir çok örtü altında gelir.
Dolayısıyla anlaşılan şu ki tüm değişimler alanın aldığı izlenimler sonucu alanın
içerisinde olmakta. Ancak, bahsi geçen konuyu anlamalıyız. Dünyalardaki izlenimlerden
bahsederken bunlar potansiyeldedir; ve alan bu basireti edindiği zaman “gerçek” denir.
Manevi edinim edinmeyle edinilenin birleşmesiyle olur, zira edinme olmadan edinilecek
bir form yoktur çünkü edinilecek bir nesneyi edinecek de yoktur. Dolayısıyla, bu
muhakeme Atzmuto olarak bilinir, ve adının geleceği bir yer yoktur. Dolayısıyla,
edinilenin kendi formu olduğunu nasıl söyleyebiliriz?
Sadece yayılan Işığın duyularımızda bıraktığı izlenimler açısından bahsedebiliriz, buda
“O’nun yaratılanlara iyilik yapma arzusudur”, ve bu alanların avucuna gelir.
Benzer olarak, bir masayı incelediğimizde doku duyumuz bunu sert bir madde olarak
algılıyor ve ek olarak uzunluğunu ve genişliğini duyularımıza göre algılıyoruz. Ancak,
bu farklı duyuları olan birisi için masanın aynı şekilde algılanacağı anlamına gelmez.
Örneğin, bir meleğin gözünde, masayı incelediği zaman, kendi duyularına göre görür.
Bu nedenden dolayı, hiç bir şeyi bir meleğin gözlerinden tayin edemeyiz zira onun
gözlerine sahip değiliz ve duyularını bilmiyoruz.
Dolayısıyla, Yaratan’ı hiç edinmediğimiz için dünyaların O’nun açısından ne forma sahip
olduklarından bahsedemeyiz. Dünyaları sadece kendi duyularımızdan ve hislerimizden
edinebiliriz zira bizim O’nu bu şekilde edinmemizi O böyle istedi.
“Işık’da hiç bir değişim yoktur” cümlesinin anlamı budur. Yani tüm değişiklikler kabın
içerisindedir, yani duyularımızda, herşeyi hayal ettiğimiz kadarıyla ölçebiliriz. Bu
durumdan şunu diyebiliriz, eğer bir çok kişi manevi bir şeyi incelerse her kes kendi
duyu ve hayal gücüne göre edinir. Dolayısıyla herkes farklı bir form görür.
Ek olarak, yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu form kişinin iniş ve çıkışlarına göre de
değişecektir, Işık saf bir Işıkdır ve değişim sadece alanlarda meydan gelir.
İnşallah Yaratan’ın Işığını alıp O’nun yolundan ilerleyerek, O’na hizmet edebilme ve
O’na mutluluk vererek Kutsallığı yerden alıp yüceltebilme koşuluna gelebiliriz. İnşallah
O’nunla bütünlük ve yaratılanlarına ifşasına gelmeye layık oluruz.
Şamati 4 Manevi Çalışmada Kişinin Kendisini Yaratan’a Karşı İlga
Ederken Hissettiği Ağırlığın Nedeni Nedir?
Kişi Yaratan için çalışmak isterken kendi “benliğini” ilga etmek istediğinde ve kişisel
menfaatlerini düşünmek istemediğinde, hissettiği ağırlığın nedenini bilmeliyiz. Kişi
sanki tüm dünya durmuş ve kendisi sanki bu dünyada yokmuş ve havada asılıymış
hissine kapılır, ailesini ve dostlarını kendisini Yaratan’ın karşısında ilga etmek için
geride bırakır.
Bunun basit bir nedeni vardır ve “inanç yetersizliği” denir. Yani kişi kendisini kimin
karşısında ilga ediyor bilmemektedir, şöyleki Yaratan’ın varlığını hissetmemektedir. Bu
kişiye ağırlık hissi verir.
Ancak, kişi Yaratan’ın varlığını hissetmeye başlayınca, kişinin ruhu hemen ilga olmayı
ve köküyle bütünleşmeyi ister, onun içine tıpkı bir mum ışığının meşalenin büyük ışığı
altında dahil olduğu gibi, hiç bir düşünce ve akıl gerektirmeden.
Dolayısıyla görüyoruz ki kişinin temel çalışması sadece Yaratan’ın varlığının hissine
gelebilmek, yani Yaratan’ın varlığını hissedebilmek, ve “tüm dünyanın O’nun
muhteşemliğiyle dolu olduğunu görmek.” Kişinin tüm çalışması budur, yani tüm
kuvvetiyle yaptığı çalışma sadece bu koşula ulaşmak için ve başka hiç bir şey için
değildir.
Kişi bir şeyin sahibi olacağı gibi bir yanılgı içerisine girmemelidir, zira kişinin sadece bir
tek şeye ihtiyacı vardır, Yaratan’a inancı. Başka hiç bir şey düşünmemelidir ve yaptığı
tüm çalışmanın ödülü sadece Yaratan’a inancı edinmek olmalıdır.
Küçük bir ışık yansımasıyla büyük bir ışık yansıması arasında bir fark olmadığını
bilmeliyiz çünkü Işık’da hiç bir değişim olmaz. Şöyleki tüm değişim bereketi alan
kabdadır, şöyle yazdığı gibi, “Ben Yaratanınız değişmem.” Dolayısıyla kişi eğer kablarını
genişletebilirse, o denli aldığı ışığı arttırır.
Ancak soru kişinin kablarını ne ile genişleteceğidir? Bunun cevabı şudur, kişi Yaratan’ın
kendisini yakınlaştırdığı dereceye kadar duyduğu minnet ve şükran, O’nu biraz
hissetmesi ve önemini düşünmesi, yani Yaratan’la bir bağ oluşturulmasına fırsat
verilmiştir.
Kişi kendisi için önemli gördüğü dereceye kadar, kendisine yansıyan ışık artar. Kişi
bilmelidir ki, aslında Yaratan’la arasındaki bağın ne kadar önemli olduğunun gerçek
değerini asla ölçemeyeceğidir, çünkü gerçek değerini tayin edemez. Bunun yerine, kişi
ne kadar kıymet verirse, o kadar hak kazanır ve önemini kavrar. Bu koşulda da bir güç
vardır, zira kişi böylelikle daimi olarak üzerinde bir yansıma edinir.
Şamati 5 Lişma Yukarı’dan Gelen Bir Uyanışdır, ve Neden
Aşağıdan Bir Uyanışa İhtiyaç Vardır?
Behinat Lişma edinmek ve anlamak kişinin elinde değildir, zira böyle bir şeyin dünyada
var olabileceğini anlamak insan kapasitesinin üzerindedie. Zira kişinin anlayabilmesi
için maneviyat ve sevapla ilgilenmesi gerekir ki bir şey edinebilsin. Burada kişisel
mutluluk olmalı, yoksa kişi hiç bir şey yapamaz.
Aslında, Yukarı’dan gelen ışığın bir yansımasıdır ve sadece bunun tadını bakan ve bilen
anlayabilir. Bununla ilgili şöyle yazar, “Tat, ve görki Allah iyi.”
Dolayısıyla, Lişma’ya ulaşabilmek için kişinin neden tavsiye ve yönlendirme araması
gerektiğini anlamalıyız. Herşeyin sonunda, kişiye hiç bir şey yardımcı olamaz, zira
Yaratan kişiye bu ikinci doğa olan “ihsan etme arzusu” vermezse, kişinin Lişma
yolunda sarf ettiği hat safhadaki çaba bile kişiye yardımcı olamaz.
Bunun cevabı, hocalarımızın yazdıkları gibi; “Çalışmayı tamamlamak senin işin değil,
ve bu işte tembellik yapmakda da özgür değilsin.” Bu şu demektir ki, kişi aşağıdan bir
uyanış sağlamalıdır, zira bu bir dua olarak algılanır.
Dua bir ihtiyaç olarak sayılır, ve bir ihtiyaç olmaz ise doyum da olmaz. Dolayısıyla
kişinin Lişma’ya ihtiyacı olunca, doyumu Yukarı’dan gelir, yani kişi ihtiyacını
karşılayacak şeyi alır. Şöyleki, kişinin çalışması Yaratan’dan Lişma’yı alabilmesi için
sadece bir eksiklik ve Kli (Kab) oluşturması için gereklidir. Ancak, kişi asla bu eksikliğin
kaşılığını kendisi dolduramaz, doğrusu bu Yaratan’dan bir armağandır.
Ancak, dua bütün olmalıdır, kalbin derinliğinden. Şöyleki kişi yüzde yüz bilirki kendisine
dünyada Yaratan’dan başka hiç kimse yardımcı olamaz.
Peki kişi, Yaratan’dan başka hiç kimsenin yardımcı olamayacağını nasıl bilebilir? Kişi
bunu ancak elindeki tüm gücü harcadıktan sonra kendisine hiç bir şeyin yardımcı
olmadığını görünce anlayabilir. Dolayısıyla, “Yaratan adına” koşulunu edinmek için kişi
dünyada elinden mümkün olduğunca gelecek herşeyi yapmalıdır. O zaman kişi tüm
kalbiyle dua edebilir ve Yaratan duasını duyar.
Ancak, kişi bilmelidirki, Lişma edinmek için çaba sarf ederken, sadece tümüyle ihsan
etmek için çalışmayı üstlenmelidir, yani sadece ihsan etmek için ve hiç bir şey almama
koşuluyla. Kişi ancak o zaman organlarının bu fikire karşı olduğunu görebilir.
Bu koşuldan kişi berrak bir bilince ulaşabilir ve şikayetini Yaratan’a aktarabilirki Yaratan
kendisine yardım etsin ve yardımıyla bedeni sadece Yaratan adına koşulsuz çalışma
koşuluna gelebilsin, zira görürki kendisi bedenini tümüyle Yaratan’a karşı ilga
edememektedir. Böylelikle kişi bedeninin bu koşul altında Yaratan için çalışmaya razı
olacağını ümit etmekden vaz geçer, o zaman bu dua kalbinin derinliklerinden olabilir,
ve böyle bir dua kabul görür.
Bilmeliyizki Lişma edinerek, kişi kötü eğilimi ölüme mahkum eder. Kötü eğilim kişinin
kendi için alma arzusudur, ve ihsan etmeyi edinmek alma arzusunu her hangi bir şey
yapmaktan tümüyle engeller. Bu koşula ölüme koymak denir. Zira makamından
kovulmuştur, ve artık kullanılmadığı için yapacağı hiç bir şey yoktur, ve fonksiyonunu
artık yerine getirmediği için ölüme koyuldu denir.
Kişi “İnsanın kızgın güneşin altında çalışmasıyla edineceği kar nedir?” diye düşündüğü
zaman, kişi iki nedenden dolayı kendisini O’nun adına çalışmaya koymakta zorlanmaz:
1. Her hardikarda, isteyerek ya da istemeyerek, kişi bu dünyada çaba sarf etmek
durumundadır, ve tüm bu çabasının karşılığında elinde ne kaldı?
2. Öteki tarafdan da, eğer kişi Lişma çalışmak istiyorsa, kişi çalışmasında da mutludur,
Dubna’lı Sayer’in ata sözünde olduğu gibi, “sen Yakup, Beni çağırmadın, ne de Benimle
ilgili kendini yormadın.”
Şöyle anlatıyor, küçük bir çantayla trenden yolculuğunun sonunda inmiş bir adam.
Tüm tüccarların hamalların alıp otele getirmesi için çantalarını koyduğu yere küçük
çantasını koyar. Hamal tüccarın böyle küçük bir çantayı kendisinin taşıyacağını düşünür
ve bunun için bir hamala gerek yoktur, bu yüzden büyük bir paketi alır.
Tüccar ona her zamanki ödediği gibi küçük bir bahşiş vermek ister, ama hamal almak
istemez ve şöyle der: “Otel’in lobisine büyük bir paket getirdim , beni çok yordu ve
sizin küçük çantanızı zorlukla taşıdım, ve siz bana bu az bahşişi vermek istiyorsunuz?
Alınacak ders kişinin gelip manevi ve sevabın yolunda ilerlerken çok çaba harcadım
demesine karşın, Yaratan şöyle karşılık verir: ““sen Yakup, Beni çağırmadın.” Başka bir
deyişle, aldığın benim çantam değildi, bu çanta bir başkasına ait. Bana manevi ve
sevap yolunda çok çaba sarf ettim diyorsun, başka birisi için çalışıyor olmalısın, ona git
ve ödemeni sana o yapsın.
“Ne de Benimle ilgili kendini yormadın” cümlesinin anlamı budur. Bu şu demektir, her
kim Yaratan için çalışır ise zahmeti yoktur, aksine, mutluluk ve manen yükseliş vardır.
Ancak, başka sebepler için çalışan bir kişi Yaratan’a gelip çalışmasında Yaratan’ın
kendisine canlılık vermediği için şikayette bulunamaz, zira Yaratan için çalışmamıştır ki
ödemesini Yaratan yapsın. Aksine, kişi çalıştığı diğer şeylerden zevk ve canlılık alması
için şikayette bulunabilir.
LoLişma’da bir çok maksat olduğundan, kişi amaçtan çalıştığı ödülü talep etmeli, yani
canlılık ve memnuniyet. Onlarla ilgili şöyle yazar; “Bunu yapanlar onlar gibi olurlar, ve
onlara güvenen herkesde.”
Ancak, bu yazılanlar biraz akıl karıştırıcıdır. Zira, görüyoruzki kişi kendi üstüne cennetin
yükünü başka hiç bir niyeti olmadan bile alacak olsa, bu yükü hala üstlenecek hiç bir
canlılık kendisini ilerletemez, kişinin üstüne bu yükü almasının tek sebebi mantık üstü
inançtır.
Başka bir deyişle, kişi kendisini zorlayarak ve rızasına karşı çıkarak yapar. Dolayısıyla
şöyle sorabiliriz; Neden kişi bu çalışmada yoğun çaba hisseder ve beden her an bu
işten kaçabilmek için bir neden arar ve manevi çalışmasında hiç hayat hissetmez?
Yukarıda yazılanlara göre, kişi alçakgönüllülükle çalıştığı zaman, ve sadece ihsan
edebilmek için çalıştığında, neden Yaratan kişiye bu işte tat ve canlılık bağışlamıyor?
Bunun cevabı şudur, bilmeliyiz ki bu çok büyük bir ıslahdır. Bu koşul olmasaydı, yani
eğer Işık ve canlılık aynı anda kişiye manevi yolda cennetin yükünü üstlenip çalışırken
yansısaydı, kişi çalışmasında hayat hissederdi. Başka bir deyişle, kişisel alma arzusu
bu çalışmaya razı ve gönüllü olurdu.
Böyle bir koşulda elbette hem fikir olur zira arzusunu doldurmak ister, yani kişisel
menfaati için çalışır olur. Eğer koşul böyle olsaydı, asla Lişma’ya (O’nun adına)
ulaşabilecek bir imkan olmazdı.
Bunun nedeni insanın kendisi için çalışmaya eğilimli olduğudur, kişi manevi yolda
çalışmaktan dünyevi arzularına nazaran daha fazla haz duyar. Dolayısıyla kişi LoLişma
(O’nun adına değil) koşulunda kalmak zorunda kalırdı, zira bu koşulda çalışmasından
zevk duyardı. Kişisel tatminliğin olduğu yerde kişi hiç bir şey yapamaz, zira karın
olmadığı yerde kişi çalışmaz. Şöyleki, eğer kişi manevi çalışmada tatminlik duysaydı,
kişinin o hal içerisinde kalması gerekirdi.
Bu anlatılan şu hikayeye benzer; insanlar bir hırsızın peşinde koşarak kovalayıp
“yakalayın” diye bağırırken, hırsızında en önde koşup “hırsızı yakalayın” diye bağırması
gibidir. Bu şekilde gerçek hırsızın kim olduğunu tahmin edip çaldığını elinden almak
zordur.
Ancak, hırsız, yani kişinin kendisi için alma arzusu, Cennetin Yükünü üstlenmekten hiç
hayat ve tat duymadığı zaman, kişi bu koşulda mantık ötesi çalıştığı zaman, kendisini
zorlayarak, o zaman beden arzusuna karşı bu çalışmayı yapmaya alışır, ve o zaman kişi
Yaratan’ına mutluluk verecek bir çalışmaya başlayabilir.
Bu böyledir zira kişiden istenilen yegane şey manevi çalışmasıyla Yaratan ile Dıvekut’a
(Bütünlüğe) gelmektir, ve bu kişiye form eşitliği olarak ifşa olur, kişinin tüm yaptıkları
sadece ihsan etmek için olur.
Şöyle yazdığı gibi; “O zaman kendini Yaratan’la memnun edeceksin.” “O zaman”
kelimesi ilk başta, kişinin çalışmaya başladığı zaman, zevk duymadığı zaman. Yani
kişinin çabası kendisini zorlayarak olduğu zaman.
Ancak, sonradan, kişi kendisini incelemektense ihsan etmek için çalışmaya alıştırdıktan
sonra, eğer kişi manevi çalışmasından tat alıyorsa, Yaratan’ına yaptığı çalışmayla haz
verdiğine inanıyorsa, kişi Yaratan’ın yaptığı çalışmayı her ne kadar olursa olsun, kabul
ediyor demektir. Her şeyde Yaratan, memnunluk getirecek niyeti inceler, ve bu
durumda kişide “O zaman kendini Yaratan’la memnun edeceksin” koşulu oluşur.
Yaratan adına çalıştığı zamanda bile kendisini mutlu ve canlı hisseder, sanki gerçekten
Yaratan için çalışıyormuş gibidir, zira kişinin kendisini zorlayarak yaptığı çalışmada
kişiyi ağırbaşlılıkla çalışmaya hak kazandırır. Görürüz ki, o zamanda kişinin aldığı
memnuniyetlik Yaratan’la alakalıdır, yani özellikle Yaratan içindir.
Şamati 6 Manevi Çalışmadaki, Kabala’da Destek Nedir?
Kişi Kabala çalışırken ve tüm davranışlarının ihsan etmek için olmasını istediğinde, kişi
herzaman Işık’dan destek alabilmeye çalışmalıdır. Destek canlılık olarak düşünülebilir,
ve bu sevgi, korku, yükseliş hissi, tazelik vs gibi hislerdir, ve kişi bunların hepsini
manevi çalışmasından almalı. Başka bir değişle, kişinin çalışması kendisinde bu tür
hisler uyandırmalı.
Ancak, kişi manevi çalışmasını yaptıkça ve bu tür hislerden geçmiyor ise, bu Işık (Tora)
tanımı altına girmez. Zira Tora ışık demektir ve manevi çalışmadan bahsederken kişinin
Tora’dan aldığı manevi izlenim olan Işık’dan bahsetmekteyiz, ve hocalarımızın yazdığı
gibi, “Ben kötü eğilimi yarattım ve Ben şifası olan Tora’yı (ışıkda edinilen ıslah)
yarattım.” Bu manevi çalışmadaki Işık’dan bahsetmektedir çünkü kişiyi sadece manevi
çalışmasından edindiği Işık ıslah edebilir.
Bilmeliyiz ki Tora iki izlenime ayrılmaktadır: 1- Tora, 2- Mitzva (Sevap). Aslında bu iki
konuyuda kişinin Yaratan’ın yolunda ilerlemeden önce anlaması mümkün değildir, bu
yol “Yaratan’ın öğütleri O’ndan korkanlar içindir.” Bu koşul böyledir, çünkü kişi Kral’ın
Sarayına girmek için hazırlanırken, Gerçeğin Yolunu anlaması mümkün değildir.
Ama, hazırlık safhasında olan bir kişi için bile anlayabileceği bir örnek verebiliriz.
Hocalarımız şöyle yazar; Rav Yusuf şöyle dedi “Bir sevap işlendikçe hem korur hem de
kurtarır vs Manevi çalışmada kişiyi hem uyguladıkça hem de uygulamasada korur.”
“Uygulandığı” zaman demek kişinin biraz Işık aldığı zamandır. Kişi ancak Işık hala
kendisiyle olduğu zaman kullanabilir, çünkü şimdi ışık kendisine yansıdığı için mutluluk
içerisindedir. Buna Mitzva denir, henüz maneviyatı edinmemiştir ama ışıkdan Keduşa
(kutsallık) denilen canlılığı almıştır.
Öteki tarafdan da, kişi manevi çalışması vasıtasıyla yol alır ve kişi katetmiş olduğu
mesafeyi “uygulamadığı” zamanda da kullanabilir. Şu demektir ki, kişiye Işık
yansımadığı zaman bile, çünkü Işığın yansıması kendisinden ayrılmıştır, kişi ilerlediği
yolda edindiklerini Işık kendisinden ayrılsada kullanabilir.
Hala, kişi uyguladığı zaman bilmelidir ki, Mitzva maneviyatı uygulamadığı zamandan
daha değerlidir. Uygulandığı zaman demek kişinin üzerine ışık çektiği zamandır, buna
“uygulamak” denir, kişi içine ışığı aldığı zaman.
Dolayısıyla kişinin Işığı var iken, Mitzva kişinin maneviyatında ışığı olmadığı zamandan
daha önemlidir, bu şu demektir; yani manevi çalışmasında bir hayat hissetmediği
zaman. Bir tarafdan canlılık ve hayat hissetmediği zaman, buna Işık denir, ve Mitzva
yaptığı zaman kişi canlılık kazanır, bunada Işık denir. Bu koşulda Mitzva daha önemlidir.
Dolayısıyla, kişi canlılık hissetmediği zaman, kişiye “kötü” denir. Bunun nedeni kişinin
“Yaratan dünyayı iyilik ve iyilik severlikle yönetiyor” diyememesindendir. Bu durum
içerisindeki bir kişiye “kötü” denir, çünkü Yaratan’ını kınamaktadır, zira şimdi
kendisinde hiç bir canlılık hissetmemektedir ve kişinin memnunluk duyacağı bir şey
yoktur ki Yaratan’a dönüp kendisini iyi hissettiği için teşekkür etsin.
Kişi Yaratan’ın ilahi taktirinin iyilik dolu olduğunu söyleyemez, zira biz manevi yoldaki
hislerimizi organlarımızda hissetmekteyiz. Eğer kişi haz ve memnunluğu hissetmezse,
bir başkasının zevk ve mutluluk duygusu kendisine ne verebilir ki?
Eğer kişi gerçekten İlahiyatın arkadaşına iyilik olarak ifşa olduğuna inansa idi, buna
olan inancı kişiye Yaratan’ın tüm dünyayı iyilik ve iyilik severlikle yönettiğine inandırır
ve Yaratan’ın iyilikle yönettiğine olan inancı kendisine mutluluk ve haz verirdi. Eğer
kişiye hayat ve canlılık ve mutluluk getirmeyecek ise, kişinin arkadaşına Yaratan’ın
sevgiyle bizlere baktığını söylemesinin ne anlamı var ki?
En önemli olan şey kişinin kendi bedeninde hissettikleridir, kişi ya kendisini iyi
hissediyordur ya da kötü. Kişi arkadaşının mutluluğunu ancak oda hissederse
hissedebilir. Başka bir değişle, nedenler ne olursa olsun bizler bedenin hisleriyle
öğreniriz. Sadece iyi hissediyorsa önemlidir.
Ve kişi bu haldeyken “İyi ve iyilik sever” der. Eğer kişi kendisini kötü hissediyorsa, kişi
Yaratan’ın kendisine sevgiyle yaklaştığını söyleyemez. Dolayısıyla, kişi tam olarak
arkadaşının mutluluğundan mutluluk duyarsa, ve bundan bir canlılık alırsa, kişi
arkadaşı mutlu olduğu için mutlu ise, o zaman Yaratan’ın iyilikle yönettiğini
söyleyebilir.
Eğer kişinin hiç neşesi yok ise o zaman mutsuz hisseder. O zaman nasıl Yaratan
iyiliksever diyebilir ki? Dolayısıyla, kişinin cansız ve mutsuz olduğu zamanlarda Yaratan
için bir sevgisi yoktur, ve Yaratan’ı haklı çıkartamamaktadır ve çok önemli ve yüce bir
Kral için çalışma olanağına sahip olduğundan mutlu olamamaktadır.
Bilmeliyiz ki Üst Işık tümüyle hareketsiz bir haldedir. Yaratan’ın tüm İsimleri
aşağıdakilere göre hissedilir. Başka bir deyişle, Üst Işığa verilen tüm isimler, edinim
sahibi olan kişidendir. Yani Üst Işık kişinin Işığı nasıl edindiğine göre tanımlanır, kişi
Işığı hislerine göre tanımlar.
Eğer kişi Yaratan’ın kendisine bir şey verdiğini hissetmiyorsa, kişi Yaratan’a ne isim
verebilir ki? Kişi Yaratan’a inandığı zaman, kişi hissettiği her halin Yaratan’dan geldiğini
söyler. O koşulda kişi içinde bulunduğu hissi hale göre Yaratan’ı tanımlar.
Eğer kişi içinde bulunduğu koşuldan memnun ise, kişi Yaratan için iyilik sever der,
çünkü hissettiği budur, O’ndan iyilik geldiğidir. Bu koşuldaki kişiye Tızadik (Hakdan
yana) denir, zira kişi Yaratan’ı Matzdik (haklı görmek) durumundadır.
Eğer kişi içinde bulunduğu koşulda kendisini kötü hissediyorsa, kişi Yaratan’ın
kendisine iyilikle yaklaştığını söyleyemez. Dolayısıyla, o koşuldayken kişiye Raşa
(Kötü) denir çünkü Yaratan’ı Marşiha (kınamak) konumundadır.
Ancak, bu koşulların arası yoktur, şöyleki kişi içinde bulunduğu halde hem iyi ve hem
de kötü hissediyorum dediği bir zaman yoktur. Kişi ya mutludur ya da mutsuz.
Hocalarımız şöyle yazdı: “Dünya sadece ya tümüyle kötü yada tümüyle erdemli için
yaratıldı.” Çünkü kişinin kendisini hem iyi hem de kötü hissettiği bir realite yoktur.
Hocalarımız bir arası var dediklerinde, bu yaratılan varlıkların bir zaman kavramı
algıladıklarından kaynaklanmaktadır. İki koşulda ara dönem var diyebilirsiniz, arka
arkaya, tıpkı iniş ve çıkışların olduğunu öğrendiğimiz gibi. Bunlar iki zamandır, kişi bir
kötüdür ve bir de erdemli. Kişinin iyi ve kötü hissetmesi aynı anda olamaz.
Şöyle ki maneviyat (Tora) Mitzva’dan daha önemlidir dedikleri zaman, bu tam olarak
uygulanmadığı zamandır, şöyle ki kişinin canlılığı yoktur. Sonra maneviyat içinde hayat
olmayan bir Mitzva’dan daha önemli olur.
Bunun böyle olmasının nedeni kişi içinde hayat olmayan bir Mitzva’dan bir şey alamaz,
zira maneviyatta kişi yolunda edindiklerine hala sahiptir. Canlılık kişiden ayrılmasına
rağmen, aldığı yol içinde kalır ve bunu kullanabilir. Belli bir zaman vardır ki Mitzva
maneviyattan (Tora) daha önemlidir, yani Mitzvada canlılık bulduğu ve manevi
çalışmasında canlılık bulmadığı zaman.
Dolayısıyla uygulanmadığı zaman, yani kişi çalışmasında hayat ve mutluluk
hissetmediğinde, kişinin dua etmekten başka çaresi yoktur. Ancak dua ederken kişi
kötü olduğunun farkında olmalıdır çünkü dünyadaki iyiliği ve mutluluğu
hissetmemektedir, Yaratan’ın iyi olduğuna dair kişisel hesaplamalar yapmasına
rağmen.
Bunun yanı sıra, kişinin çalışmasında yaptığı tüm düşünceler gerçek değildir.
Çalışmasında, eğer düşüncesi peşinde hareket getiriyorsa, yani organlarında his, şöyle
ki organları Yaratan’ın iyi olduğunu hissetmektedir, kişinin organları hayat ve mutluluk
hissetmelidir. Eğer kişi canlılığı hissetmiyorsa, organları Yaratan’ı sevmiyorsa, zira O
sadece iyilik verir, kişinin tüm hesaplamaları ne işe yarar ki?
Böylelikle kişi anlamalıdır ki eğer kişinin manevi çalışmasında bir canlılık ve mutluluk
yok ise, bu kişinin kötü olduğuna dair bir işarettir, zira mutsuzdur. Eğer bir harekete
neden olmuyorsa yapılan tüm hesaplamalar yanlıştır, yani kişiyi Yaratan sevgisine
getirmiyorsa, çünkü O yaratılanlara sadece iyilik ve mutluluk verir.
Şamati 7 Manevi Çalışmada, Alışkanlık Kişinin İkinci Doğası Olur,
Ne Demektir?
Kişi kendisini bir şeye alıştırmaya başlayınca, o şey kişinin ikinci doğası olur.
Dolayısıyla, kişinin realitesi olarak hissedemeyeceği hiç bir şey yoktur. Başka bir
deyişle, kişinin yaptığıyla ilgili bir hissi olmamasına rağmen, kendisini alıştırarak
hissetmeye başlar.
Bilmeliyiz ki Yaratan ve yaratılanlar arasında hisler açısından fark vardır. Çünkü orada
yaratılanlar hisseden ve hissedilendirler, edinen ve edinilen. Demektir ki, belli bir
realiteyle bağı olan hisseden birisi var.
Ancak, hisseden dışında bir realitede sadece Yaratan’ın Kendisi vardır. Bunun nedeni
O’nda “hiç bir düşünce ve algı olmadığındandır,” ancak insanın, tüm varlığını sadece
duyularıyla mümkündür. Hatta, realitenin geçerliliği bile, realiteyi hisseden tarafından
değerlendirilir.
Başka bir deyişle, kişinin tattığı şey kişinin gerçek olarak kabul ettiğidir. Eğer kişi
realiteyi acı hissederse, yani kendisini kötü hissediyor ve bu kötü hisden dolayı acı
çektiğini hissediyor ise, bu kişiye manevi çalışmasında günahkar denir. Çünkü Yaratan’ı
kınıyor denir, zira Yaratan İyilik severdir, ve dünyaya sadece sonsuz şekilde ihsan eder.
Ancak, kişinin o hissiyatı açısından, kişi Yaratan’dan bunun tersini aldığını görür, yani
içinde bulunduğu durum kötüdür.
Dolayısıyla hocalarımızın yazdıklarını anlamalıyız: “Dünya sadece ya tümüyle günahkar
ya da tümüyle hakdan yana olanlar için yaratılmıştır.” Bu şu demektir: Ya hayatında ve
manen çalışmasında iyi bir tat alır ve Yaratan’ı haklı görür ve Allah’ın dünyaya sadece
iyilik verdiğini görür, veya dünyada acı bir tat alıyorsa o zaman günahkardır. Bunun
nedeni Yaratan’ı kınadığı içindir.
Görüyoruz ki herşey aslında kişinin hisleriyle tayin edilmektedir. Ancak, Yaratan
açısından bunların hepsi önemsizdir, Bütünleşme Şiir’in de şöyle yazdığı gibi: “O olduğu
gibi sende olacaksın, eksiklik ve fazlalık içerisinde olmayacaksın.” Dolayısıyla tüm
dünyalar ve tüm değişimler sadece kişinin edinmesine göre alanlara yöneliktir.
Şamati 8 Keduşanın Gölgesi İle Sitra Ahranın Gölgesi Arasındaki
Fark Nedir
Şöyle yazar (Şarkıların Şarkısı, 2) “Gün soluk alıp gölgeler kaçana kadar.” Manevi
çalışmada gölgelerin ve iki gölgenin ne olduklarını anlamamız gerekir. Şöyleki kişi
O’nun İlahi Taktirini hissetmediği zaman, yani dünayayı “İyilik yapan ve iyilikle
yöneten” olarak göremeyince, bu hal güneşi gizleyen gölge olarak bilinir.
Başka bir deyişle, tıpkı dünyadaki gölge güneşi gizlediği gibi, ancak güneşi hiç bir
şekilde değiştirmez, güneş hala tüm gücüyle yansımaktadır, dolayısıyla O’nun İlahi
Taktirini hissetmeyen bir kişi Yukarıda hiç bir değişikliğe neden olmaz. Zira, Yukarıda
hiç bir değişiklik olmaz, yazdığı gibi “Ben Allah’ınız değişmem.”
Aslında, tüm değişimler alanlardadır. Bu gölgenin altındayken, yani gizlilik altında iken,
iki konuya dikkat etmeliyiz:
1. Kişi hala hissettiği karanlığı ve gizliliği aşabilecek dirayete sahipken, O’nu haklı
çıkaracak ve dua edecek konumdadır, ve tüm gizliliklerin Yaratan’ın kendisinden
geldiğini gözlerini açması ve tüm gizlilikleri görebilmesi ve O’na tutunabilmesi için bir
dua bulabilmesi için Yaratan kişi bu hallerden geçirmektedir.
Bunun böyle olmasındaki neden, kişinin çektiği tüm acıların O’ndan gelmesindeki
sebep, kişinin bu bela ve acılardan kurtulabilmesi için herşeyi yapacak koşula
gelmesidir. Zira kişiye tüm acılar gizlilik koşulunda geldiğinde kişinin bilinen şifayı
alacağı kesindir. Yaratan’a içinde bulunduğu koşuldan kendisini çıkarması ve yardım
etmesi için çok dua edecek koşul olur. Bu halde kişi hala O’nun İlahi Takdirine inanır.
2. Kişi üstesinden gelemeyecek bir hale geldiğinde ve hissettiği tüm acı ve sıkıntıların
Yaratan’dan, kendisini bir derece daha yükseltmesi için gönderildiğini
düşünemediğinde, kişi dalalet içerisindedir denir. Bunun nedeni kişinin Yaratan’ın İlahi
Taktirine inanamadığındandır, ve doğal olarak da dua edemez.
Görüyoruz ki iki çeşit gölge bulunmaktadır, ve “gölgeler kaçtı” demek budur, şöyle ki
gölgeler dünyadan kaçacak.
Klipa (Kabuk) gölgesine “Başka bir tanrı verimsiz ve meyve vermez” denir. Keduşada
(Kutsallık) ise, “Gölgesi altında mutlulukla oturdum ve meyvesi damağımda tatlıydı”
denir. Başka bir değişle, kişi başına gelen tüm sıkıntı ve gizliliklerin kendisine
Yaratan’ın mantık ötesinde çalışmasını sağlamak için gönderdiğini hisseder.
Kişi bunu Yaratan’ın yaptığını söyleyecek gücü bulduğunda, yani Yaratan’ın kendi iyiliği
için gönderdiğini ve böylelikle kişinin kendi için değil ama çalışmaya ihsan edebilmek
için gelmesini sağladığını görünce, kişi bilince ulaşır. Başka bir değişle, kişi çalışmasının
Yaratan’a mutluluk verdiğine inanır ve bu tümüyle mantığının üstünde bir koşuldur.
Şöyle ki, kişi Yaratan’a gölgelerin dünyadan kaldırılması için dua etmez. Aslında, kişi
şöyle der; “Görüyorum ki Yaratan benim Onunla bu şekilde çalışmamı istiyor, yani
tümüyle mantık ötesi.” Dolayısıyla, kişi yaptığı her şeyde, kişi derki, “Elbette bu
çalışmam Yaratan’ın hoşuna gitmekte, o zaman yüzünün gizliliğinde çalışmam yada
çalışmamam neden umrumda olsun ki?”
Kişi yüzün gizliliği içerisinde ihsan etmek için çalışmak istediğinden, yani Yaratan’ın
memnuniyeti için, kişinin çalışması gururunu rencide etmez yani Yaratan’ın memnun
olmadığı hissi yoktur. Aslında, kişi Yaratan’ın liderliğini kabul eder, ve şöyle ki kişi
çalışmasında Yaratan’ın var olduğu hissini hissetmesini ister, ve kişi tüm kalbiyle bu
koşulu kabul eder. Bunun böyle olmasının nedeni kişinin kendisini nasıl mutlu
edeceğinden değil ama Yaratan’ı nasıl memnun edeceğini düşünmesindendir.
Dolayısıyla bu gölge kişiye hayat getirir.
Bu koşula “Gölgesi altında mutluluk duydum” denir, yani kişi içinde bulunduğu halde
mantığının ötesine gittiği koşula imrenir. Dolayısıyla, kişi gizlilik içerisinde iken çaba
sarf etmezse, hala Yaratan’ın kendisini yakınlaştırması için bir yer varken, kişi
tembellik eder ise kişiye öyle bir gizlilik çöker ki kişi o konumda dua bile edemez.
Bunun nedeni kişinin Yaratan’a tüm kalbiyle dua etmek için çaba harcamamasındandır.
Bu nedenden dolayı kişi böyle alçak bir seviyeye düşer.
Ancak, kişi bu koşula gelince de, kendisine Yukarıdan merhamet gönderilir ve kişiye
tekrar Yukarıdan bir uyanış gelir. Ve bu tüm süreç devam eder, ta ki kişi kendisini dua
ile güçlendirene, Yaratan’ın duasını duymasına ve kendisini yakınlaştırıp değiştirmesine
kadar.
Şamati 10 Çalışmanı Aceleyle Yap Sevdiğim, Ne Demektir?
Aklınızda bulunsun, kişi herşeyi Yaratan adına yapma yolunda ilerlerken, kişi yükseliş
ve düşüş hisleri içerisine girer. Bazen, kişi öyle bir düşüşe geçer ki kişi Manevi yoldan
ve ıslah olmaktan kaçma düşünceleri içerisinde olur, şöyle ki kişiye öyle düşünceler
gelir ki, Keduşa (Kutsallık) içerisinde olmak için bir arzusu olmaz.
Böyle bir koşuldayken kişi durumun tersine olduğuna inanmalı, yani aslında
kendisinden kaçan şey Keduşa’dır. İnsan Keduşa’ya kusur bulmak istediği zaman
aslında kendisinden önce uzaklaşıp kaçan Keduşa’dır. Eğer kişi buna inanır ve kaçarken
bu koşulu aşarsa, o zaman Brah (Kaçış) Berah (Kutsanan) olur, şöyle yazdığı gibi,
“Yaratan ve doğası kutsal olandır, ve ellerinin çabasını kabul et.”
Acele Et Sevdiğim
Acele et sevdiğim. Yaratan’ın nasıl kaçtığını anlatmak sanki zor gibidir. Bunun kişinin
düşündüğü gibi olmadığını anlamamız lazım, kişinin Maneviyattan ve ıslahtan kaçması,
şöyle ki kişinin Keduşa’nın sınırlarında olma arzusu yoktur, o zaman Keduşa kişiden
kaçandır.
Bu koşul böyledir zira kişi Keduşa’yı küçük gördüğü zaman, Keduşa ilerler ve kişiden
kaçar ki insanın herşeyi küçültmesine fırsat vermesin. Dolayısıyla, kişi kaçış koşulunu
aşabilirse ve hareketi ıslah ederse, Brah o zaman Berah olur. Şöyle ki “Yaratan kişiyi
kutsar ve ellerinin emeğini kabul eder.”
Manevi Çalışmada, Alışkanlık Kişinin İkinci Doğası Olur, Ne Demektir?
Kişi kendisini bir şeye alıştırmaya başlayınca, o şey kişinin ikinci doğası olur.
Dolayısıyla, kişinin realitesi olarak hissedemeyeceği hiç bir şey yoktur. Başka bir
deyişle, kişinin yaptığıyla ilgili bir hissi olmamasına rağmen, kendisini alıştırarak
hissetmeye başlar.
Bilmeliyiz ki Yaratan ve yaratılanlar arasında hisler açısından fark vardır. Çünkü orada
yaratılanlar hisseden ve hissedilendirler, edinen ve edinilen. Demektir ki, belli bir
realiteyle bağı olan hisseden birisi var.
Ancak, hisseden dışında bir realitede sadece Yaratan’ın Kendisi vardır. Bunun nedeni
O’nda “hiç bir düşünce ve algı olmadığındandır,” ancak insanın, tüm varlığını sadece
duyularıyla mümkündür. Hatta, realitenin geçerliliği bile, realiteyi hisseden tarafından
değerlendirilir.
Başka bir deyişle, kişinin tattığı şey kişinin gerçek olarak kabul ettiğidir. Eğer kişi
realiteyi acı hissederse, yani kendisini kötü hissediyor ve bu kötü hisden dolayı acı
çektiğini hissediyor ise, bu kişiye manevi çalışmasında günahkar denir. Çünkü Yaratan’ı
kınıyor denir, zira Yaratan İyilik severdir, ve dünyaya sadece sonsuz şekilde ihsan eder.
Ancak, kişinin o hissiyatı açısından, kişi Yaratan’dan bunun tersini aldığını görür, yani
içinde bulunduğu durum kötüdür.
Dolayısıyla hocalarımızın yazdıklarını anlamalıyız: “Dünya sadece ya tümüyle günahkar
ya da tümüyle hakdan yana olanlar için yaratılmıştır.” Bu şu demektir: Ya hayatında ve
manen çalışmasında iyi bir tat alır ve Yaratan’ı haklı görür ve Allah’ın dünyaya sadece
iyilik verdiğini görür, veya dünyada acı bir tat alıyorsa o zaman günahkardır. Bunun
nedeni Yaratan’ı kınadığı içindir.
Görüyoruz ki herşey aslında kişinin hisleriyle tayin edilmektedir. Ancak, Yaratan
açısından bunların hepsi önemsizdir, Bütünleşme Şiir’in de şöyle yazdığı gibi: “O olduğu
gibi sende olacaksın, eksiklik ve fazlalık içerisinde olmayacaksın.” Dolayısıyla tüm
dünyalar ve tüm değişimler sadece kişinin edinmesine göre alanlara yöneliktir.
Şamati 11 Titreten Bir Sevgi
Mutluluk sevgi olarak bilinir, ve bu hayatta olmaktır. Evinin duvarlarını delik açmadan
yapan bir kişi gibi, evine giremez, zira evine girebilmesi için geçeceği bir yer
yapmamıştır. Dolayısıyla, eve girebilmesi için duvarda bir oyuk olması gerekir.
Dolayısıyla, sevgi olan yerde, korkuda olmalıdır, ve oyuk olan yere korku denir. Başka
bir deyişle, kişi içinde sanki ihsan etmeye yönlenemeyecekmiş korkusu oluşturmalı.
Şöyle ki, her ikisi olunca bütünlük olur denir. Yoksa, her ikisi bir birini iptal etmek ister,
ve bu yüzden kişi her ikisinede aynı yerde sahip olmalıdır. Bu aynı zamanda sevgi ve
korkuya olan ihtiyacı tanımlar.
Sevgiye var olmak denir, ve korkuya ölüm ve oyuk/ çukur denir. Ancak ikisi bir arada
olursa bütünlük olur. Buna aynı zamanda “iki bacak” denir, ve kişi sadece iki bacağı
varsa yürüyebilir.
Şamati 12 Kişinin Manevi Çalışmasının Özü
Kişinin manevi çalışmasının özü Yaratan’a ihsan etmekten nasıl tat hissedebileceği
olmalıdır, zira kişinin yaptığı herşey form eşitsizliği nedenile kendisini O’ndan
uzaklaştırır. Ancak, kişi Yaratan’ın memnuniyeti için bir hareket yaparsa, en küçük bir
hareket dahi olsa, hala bir Mitzva (sevap) sayılır.
Dolayısıyla, kişinin temel olarak çabası ihsan etmekten alacağı güçde bir tat edinmesi
olmalıdır, ve bu kendi menfaati için alma zevkini azaltarak olur. Bu koşulda kişi
zamanla ihsan etmekten tat alır.
Ruhum Gizlilik İçerisinde Manevi Yolda Ağlayacak, Ne demektir? Şamati 18
Gizlilik kişinin gücünü bazen aşınca ve manevi yoldaki ilerleyeşi tatsızlaşınca, ve kendi
içerisinde sevgi ve korku hislerini göremeyince, kutsallığa yönelik bir yaklaşım
yapamadığında, o zaman tek çaresi Yaratan’a dönüp ağlamaktır ki kendisine merhamet
göstersin ve gözlerini ve kalbini örten perdeyi kaldırsın.
Ağlamak meselesi çok önemlidir. Hocalarımızın yazdıkları gibi; “Tüm kapılar kilitlidir,
gözyaşlarının kapıları hariç.” Bunun ile ilgili sorulur; “Eğer göz yaşlarının kapıları kilitli
değilse, diğer kapılara neden ihtiyaç vardır. Şöyle der; “Kişinin arkadaşından çok
ihtiyaç duduğu bir şeyi istemesi gibidir. Ondan ricada bulunur ve tariff edilecek her
koşulda kendisine yalvarır ancak arkadaşı talebine hiç kulak asmamaktadır. Kişi rica ve
yalvarışlarının artık işe yaramadığını görünce, ağlayışının sesini yükseltir denir.”
Bununla ilgili böyle der; “Tüm kapılar kilitlidir, gözyaşlarının kapıları hariç.” Peki göz
yaşlarının kapıları ne zaman kilitli değildir? Tam olarak diğer tüm kapılar kapalı olduğu
zaman. Ancak o zaman kişi gözyaşları kapısı için bir yer olabilir ve kişi o zaman
kapıların kilitli olmadığını görür.
Ancak, duanın kapıları açık olunca göz yaşlarının kapısı ve ağlayış gereksizdir. Başka
bir deyişle; Göz yaşlarının kapısı ne zaman kilitli değildir? Tam olarak tüm diğer
kapıların kilitli olduğu zaman ve sadece o zaman göz yaşlarının kapısı açılır. Bunun
nedeni kişinin hala dua ve yalvarmak için yeri olduğundandır.
“Ruhum gizlice ağlayacak” diye buna denir, çünkü kişinin başka hiç bir seçeneği
kalmamıştır. Bu koşul aynı zamanda şu anlama gelir “Edinebilmek için elinden ne
geliyorsa yap ve ardına koyma.”
ŞAMATİ 25 KALPDEN GELEN ŞEYLER
Kalpten gelen şeyler, kalpte yer edinmiştir. Peki o zaman, kalpte yer edinmiş olmasına
rağmen insanın bu dereceden hala nasıl düşer?
İnsan Kabala'nın sözlerine hocasından duyunca hemen hemfikir olur ve kendince
hocasının söylediklerini yapmak için kalbi ve ruhuyla yerine getirmek için çalışır. Sonra
dünyaya tekrar geldiği zaman görüyor ki dünyada varolan çeşit çeşit arzuları istemekte
ve aklı ve kendisi ve kalbi çoğunlukla arzusunda boyun eğiyor.
Dünyanın halini değerlendirebilecek güce sahip olamadığı için onu boyunduruk altına
alırlar. Onların arzuları içerisinde oynaşır ve mezbahaneye giden bir koyun gibi
sürüklenir. Özgür bir seçimi yoktur. Ve düşündükleri, istedikleri ve can attığı herşey
çoğunluğun talepleridir. Ondan sonra onların bu yabancı, iğrenç arzularını seçmeye
başlar; bunlar Kabalanın ruhuna aykırıdır. Bu haldeyken çoğunluğa asla
başkaldıramazsın.
Bunun yerine yapabileceği tek şey vardır, hocasına ve kitaplarını sıkı sıkı tutunmak.
Buna kitapların ağzından ve yazarların ağzından denir. Ancak bunlara sıkı sıkı sarılarak
aklını daha iyiye doğru değiştirir. Nükteli tartışmalar fikirlerini değiştirmeye yetmez,
tek çare bütünleşmektir, bu insanı değiştiren mucizevi şifadır.
İnsan sadece kutsallığın içerisindeyken kendisi ile tartışabilir ve zekice polemiklere
girip sürekli aklını Allahın yolunda olması gerektiğine yöneltebilir. Ancak, insan
bilmelidir ki, erdemli ve içindeki kötü eğilimi (sitra ahra) aklıyla yenebildiğini bilse bile
insan bunun hiçbir değeri olmadığını aklında bulundurmalı.
Arzuları yenebilecek hiçbir silah yoktur, tüm kavramlar bahsedilen bütünleşmesinin
sonucudur. Diğer bir deyişle, binasını üzerine diktiği altyapı hep Allahın yolunda
gitmesini gerektiğini söyler ve bunu temel Hocasıyla olan bağından kaynaklıdır.
Dolayısıyla temeli olmazsa tüm kavramlar güçsüz kalır ve hiç bir temele dayanmaz.
Son olarak insan kendi aklına güvenmemeli kitaplara ve yazarlara tutunmalı çünkü
kişiye sadece bunlar yardım edebilir ve zekası ve nüktesi cansızdır.
Şamati 27 "Yaratan Yüce ve Alçak Olan Görecek" Nedir?
“Yaratan yücedir ve alçak olan görecek.” Kişi alıcı iken ve Yaratan ihsan ederken nasıl
olurda kişi Yaratan ile eşitlik sağlayabilir? Paragraf şöyle diyor, “Yaratan yukarıda ve
aşağıda.”
Eğer kişi kendisini ilga ederse, o zaman kişiyi Yaratan’dan ayıran bir otoritesi olmaz.
Kişi o koşulda görürki, yani kendisine “Mohin de Hohma” verilir, In that state one sees,
meaning imparted Mochin de Hochma, “ve kibiri olan uzaktan bilir”. Ancak, gururlu
birisi, yani kendi otoritesi olan bir kişi, uzaklaştırılır, zira benzerliği yoktur.
Alçaklık kişinin başkaları önünde kendisini küçültmesi değildir. Bu kişinin manevi
çalışması içerisindeki mütevaziliğinden kaynaklanan bütünlük hissidir. Aslında, alçaklık
demek dünyanın kişiyi hor görmesidir. Tam olarak insanların kişiyi hor ve küçük
görmesine alçaklık denir. Bu koşulda kişi hiç bir bütünlük hissetmez, çünkü şöyle bir
yasa vardır; başkalarının düşüncesi kişiyi etkiler.
Dolayısıyla, eğer insanlar kişiye saygı duyarsa, kişi kendisini bütün hisseder; ve
insanların hor gördüğü şey, kişilerin kendisini hor görmesindendir.
Şamati 28 Ölmeyeceğim Ama Yaşayacağım
Şöyle yazar, “Ölmeyecek ama yaşayacağım” vs. Kişinin gerçeğe gelebilmesi için, eğer
gerçeği edinemezse, kişi kendisini sanki ölüymüş gibi hisseder çünkü yaşamayı
istemektedir. “Ölmeyeceğim ama yaşayacağım” cümlesi bu demektir.
“Jonah, Amithai’nin oğlu” cümlesinde Jonah kelimesi Hona (sahtekar) ve oğul kelimesi
mevin (anlamak) kelimesindendir. Kişi anlar çünkü her an içinde bulunduğu durumu
incelemektedir ve görür ki sadece kendini kandırmaktadır, yani gerçeğin yolundan
ilerlemektedir.
Bunun nedenşe gerçeğin ihsan etmek olduğudur yani Lişma. Bunun tersi ise
sahtekarlık ve hiledir, yani sadece kendisi için almak, ve buna Lo-Lişma denir. Bu
süreçten geçerek kişi “Amithai” gelir, yani gerçeğe Emet kelimesinden (gerçek
anlamında).
“Gözlerin kumru gibi” cümlesi bunu belirtmekte. Eynaim de Keduşa (kutsallığın
gözleri), şöylekş gözlere kutsallık (Keduşa) denir ve Kutsal Taktire de, Yomim denir
yani kumrular. Bizi kandırır ve sanırız ki sanki gözleri yoktur, kutsal Zohar’da yazdığı
gibi, “Gözleri olmayan güzel bir kadın.”
İşin gerçeği, gerçeği edinen bir kişi görür ki aslında gözleri var. “Güzel gözleri olan bir
gelinin tüm bedenini incelemeye gerek yoktur” diye yazan satırlarda bunu anlatır.
Şamati 29 Kişiye Düşünceler Gelince
“Yaratan senin gölgendir.” Eğer kişi düşünecek olursa, Yaratan'da kişiyi düşünür, buna
"Yaratan'ın dağı" denir. "Kim Yaratan'ın dağına çıkıp O'nun kutsal yerinde duracak? Her
kimin elleri temiz ise." cümlesi bu anlama gelir. "Ancak Musa'nın elleri ağırdı", "ve
arınmış bir kalp" ve "kalbin" tanımı budur.
Şamati 30 En Önemlisi İhsan Etmeyi İstemek
O’nun yüceliğinden dolayı, en önemli şey ihsan etmek dışında bir arzunun olmamasıdır.
Kendi için almayı terk etmek mümkün değildir, ancak öteki uçtan tutabiliriz yani ihsan
etme tarafından.
Hareket ettiren güç, yani kişiyi bu yolda ilerleten ve zorlayan O’nun yüceliğidir. Kişi her
halükarda en sonunda çaba ve gücünü vermesi gerektiğini düşünmeli ve harcadığı güç
sayesinde biraz ilerleme ve tatminlik hissedebilir. Başka bir deyişle, kişi kendi gücüyle
sınırlı bir bedeni tatmin edebilir, ve buna gelip geçen misafir denir, ya da sonsuz bir
misafir yani kişinin enerjisi sonsuzluk da kalır.
Sanki koca bir devlet inşa edecek gücü olup da güçlü bir rüzgarda yok olan bir kulübe
inşa etmesi gibidir. Yani sahip olduğu güç ziyan olmuştur. Ancak kişi Keduşa (Kutsallık)
içerisinde kalırsa, o zaman tüm gücü sonsuzluğun içerisinde kalır. Kişi temelini sadece
amacından edinmeli ve geriye kalan diğer tüm temel taşları geçersizdir.
İnancın gücü kişinin ihsan etme niteliği içerisinde çalışması için yeterlidir. Şöyle ki kişi
çalışmasından dolayı Yaratan’ın aldığına inanır ve yaptığını gözlerinde büyütmez. Her
halükarda, Yaratan herşeyi kabul eder. Eğer kişi çalımasını O’na yönlendirirse, O tüm
çabasını memnuniyetle karşılar ve nasıl olursa olsun kabul eder.
Dolayısıyla, eğer kişi inancını kendisi için kullanmak isterse, o zaman kişi için inanç
yeterli değildir, şöyle ki kişi inancında tereddüt duymaktadır. Bunun nedeni kişinin
kendi için almasının gerçek olmadığıdır, yani kişinin çalışması boştur, sadece Yaratan
işinden alabilir.
Dolayısıyla kişinin tereddütleri gerçektir. Başka bir deyişle, bu yabancı düşünceler
kişinin aklında yüzeye gerçek anlamıyla çıkınca çekişme yaratır. Ancak, kişi inancını
ihsan etme yolunda kullanmak isterse, o zaman elbette inancında tereddüt yaşamaz.
Eğer kişinin tereddütleri olursa, kişi görmeliki aslında ihsan etme yolunda ilerlemekte
isteksizdir, zira ihsan için inanç yeterlidir.
Şamati 31 Yaratılanların Ruhunu Mutlu Eden Herşey
Yaratılanların ruhunu memnun eden herşey vs. Şöyle sordu, “ama en ünlüleri ve
yücelerinde gördük ki aralarında anlaşmazlıklar var. Ancak, yaratılanların ruhu bundan
memnun değil.”
Şöyle cevap verdi, ama bütün insanlar demedi, insanların ruhu dedi. Şöyle ki sadece
bedenleri anlaşmazlık içerisinde, yani her biri kendi için alma arzusuyla çalışıyor.
Ancak, insanların ruhu zaten maneviyat, ve memnunluk içerisinde. Hak dan yana
olanların aktardığı cömertlik tüm nesile, ve her kim ruhunu henüz bununla örtmediyse
erdemli olanların kendilerine uzatılan bu cömertliğini edinememekte ve
hissedememektedir.
Şamati 36 İnsandaki Üç Beden Nedir?
İnsan üç bedenden yaratılmıştır; a) İç vücut, burada ruh vardır b) Noga Kabuğu c)
Yılanın derisi. Kişiyi diğer iki vücuttan kurtarabilmek için insan sadece iç vücudu olan
ruhu ile ilgilenmelidir, böylelikle diğer iki vücudu kutsal olan ile çatışmaz ve kişi sadece
ruhunu kullanmayı öğrenir. Bu şu demektir; İnsan düşüncelerinde sadece tek bir
otoriteyle meşgul olmalı; "O'ndan Başkası yok". Herşey yaratılana O'ndan gelir ve
hiçbir varlık O'nun kutsallığından kendisini ayıramaz. İnsan bu iki dış vücudu
düşünmekten kendisini alıkoyarsa bu vücutlar ölür ve yok olur, zira beslenecek ve
hayatlarını devam ettirecek besinleri yoktur çünkü besinleri düşüncelerimizdir. Ve
atalarımız şöyle der; "Ve ekmeğini alnından akan terle yiyeceksin" Çünkü İnsan günah
işlemeden önce yaşaması için ekmek yemek zorunda değildi. Bu şu demektir, insan
geçimi için ışığı çekmek zorunda değildi. Ancak insan günah işledikten sonra yılanın
bedenini aldı ve bu noktadan itibaren hayatı ekmek ve besine dayalı oldu. Her
defasında ışıklar yeniden çekilmelidir, bu olmazsa iki beden besinsiz kalır ve ölür. Bu
aslında yüce bir ıslahtır ve insanı diğer iki vücuttan kurtarır.
Dolayısıyla insan tüm gücüyle bu iki vücudu düşünmemeye çalışmalı (Belki de
hocalarımız bu yüzden bir günahı düşünmeyi, işlemekten daha kötü olduğunu
söylerler). Düşünce onların besinidir. İnsan onları düşündükçe onlara hayat verir.
Dolayısıyla insan sadece iç bedenini düşünmeli çünkü bu kutsal ruhu saran şaldır. Bu
şu demektir insan her zaman bedeninin ötesini düşünmelidir, demektir ki kendisi için
değil ama başkasının iyiliği için yani kendi derisinin dışında olan kişi için. İnsanın
derisinin dışında tutunabileceği bir kabuk yoktur, zira onlar sadece vücudun
içindekilere tutunabilir ve bunlar vücuda aittir. Bu demektir ki vücudun kılıfından gelen
herşeye hükmederler. O'nun sahibidir ve vücudunun kılıfında olmayan hiçbirşeye ise
hakimiyeti yoktur.
İnsan vücudunun ötesinde düşünmeye kendisini zorlarsa kkişi; "...ve derim
vücudumdan sıyrılırsa, Yaratan'ı görürüm" haline erişir. Demektir ki, vücudun dışında
çalışması öngörülerek kutsallık vücuduna yerleştirilmiştir. Kötü olanlar ise, vücudunu
ışığın şalıyla kaplamak istemeyenler ve derininin içinde yaşayanlardır, bu kişiler
erdemsizce ölürler. Çünkü ışığın sarmadığı yerde hiçbirşey edinilmez. Sadece
bedenlerinin içinde ışığa sarılı olanlar erdemli olanlardır.
Bu durumda, 'beden' = 'arzular'
Genel anlamda 3 beden aşağidaki gibi açıklanabilir:
1.iç kısım: kalpteki nokta/kıvılcım - özgecillik arzusu (bina)
2.orta kısım: noga kabuğu, tarafsız/nötr arzu, bu hem iyi hem kötü tarafa doğru
gidebilir, Tifferet'e neyin bağlantısı olduğuna bağlı
3.dış kısım: yılan derisi, egoist arzular, mutlak almak (malkut)
Şamati 40 Rav’a İnanmak, Bunun Ölçüsü Nedir?
Bilinen şudurki bir sağ bir de sol çizgi vardır. Sağ kelimesi doğru olan kelimesinden
gelir ve şu satırlardandır; “Ve o Yaratan’a inandı.” Çeviride sağ olarak yazmakda,
şöyleki Rav öğrencisine doğru yolu (sağ) al dediği zaman.
Sağa genelde “bütünlük” denir, ve sola “eksik/ kusurlu”, yani orada ıslahın eksik
olduğu anlamındadır. Bu hal içerisindeyken kişi Rav’ının söylediklerine inanmalıdır, zira
kendisine sağ çizgide yürü demektedir yani “bütünlük” içerisinde.
Nedir öğrencinin içerisinde yürümesi gereken “bütünlük”? Şöyleki öğrenci kendisine
bütünlüğü tanımlamalı yani sanki Yaratan’a olan inancın tümünü edinmiş gibi, ve
organlarında Yaratan’ın tüm dünyayı “İyi ve İyilik yapan” olarak yönettiğini hisseder, şu
demektir ki tüm dünya O’ndan sadece iyilik görür.
Ancak, kişi kendisine baktığında kendisini fakir görür. Ek olarak, dünyayı
gözlemlediğinde, tüm dünyanın ve herkesin derecesine göre ızdırap çektiğini görür.
Böyle bir duruma kişi şöyle demeli, “Gözleri var ama görmüyorlar.” Bu şe demektir kişi
birden fazla/ çoklu otoritenin altındayken, buna onlar denir, onlar gerçeği
görmemektedir. Nedir çoklu otorite? Kişinin birden fazla arzusu olduğu sürece, şöyleki
tüm dünyanın Yaratan’a ait olduğuna, ama tek bir şeyin insana ait olduğuna bile
inanırsa buna çoklu otoritenin altında olmak denir.
Hatta, kişi kendi otoritesini Yaratan’ın önünde pasifize etmelidir, ve demelidirki kişi
kendisi için yaşamak istememelidir, ve yaşamak ,stemesindeki tek niyet sadece
Yaratan’ına mutluluk vermek içindir. Bu şekilde kişi kendi otoritesini tümüyle pasifize
eder, ve kişi kendisini tek bir otoritenin içerisinde bulur, yani sadece Yaratan’ın
otoritesinde.
Ancak o zaman kişi gerçeği görebilir, Yaratan’ın tüm dünyayı nasıl iyilikseverlikle
yönlendirdiğini. Ancak, kişi birden fazla otorite altındayken, yani hala hem kalbinde
hemde aklında iki arzu varken, kişi gerçeği görememektedir. Bunun yerine kişi
mantığının üzerine çıkmalı ve şöyle demelidir, “onların gözleri var” ama gerçeği
görmüyorlar.
Şöyle ki kişi kendisine riayet etmek istediğinde, düşüşdemi yoksa yükselişdemi
olduğunu bilmek istediğinde, kişi bunu da bilemez. Şu demekdir ki kişi kendisinin
düşüşde olduğunu düşünebilir, ve bu da yanlıştır, zira şimdi yükselişte olabilir, şöyle ki
kendisinin Kutsal Çalışmadan ne kadar uzak olduğunu görür. Dolayısıyla, şimdi kişi
gerçeğe daha yakınlaşmıştır.
Bunun terside olabilir, kişi kendisini yükseliyormuş gibide hissedebilir, ve aslında
kendisi için alma arzusu tarafından kontrol ediliyordur, ve bu koşula düşüş denir.
Sadece tek bir otoritenin altında olan bir kişi gerçeği ayırdedebilir. Dolayısıyla kişi
Rav’ının görüşlerine güvenmelidir ve Rav’ın kendisine anlatıklarına inanmalıdır. Şöyle ki
kişi Rav’ının kendisine söyledikleriyle ilerlemelidir, kişi çelişkili bir çok şey görmesine,
ve Rav’ından duyduklarıyla okudukları bir biriyle tutmamasına rağmen.
Kişi bu koşulda bile Rav’ının fikirlerine itimat etmelidir ve kendisine kitaplarda
okuduklarıyla Rav’ın görüşleri arasındaki çelişkiyi, gerçeği görmediği ve çoklu otorite
altında olduğu sürece anlayamayacağını söylemelidir. Kişi kitaplarda nelerin yazdığını
göremez, yazdıkları gerçeğin ne olduğunu bilemez, zira kişi arınmadığı sürece kişinin
maneviyatı kendisi için ölümün zehiri olur denir.
Neden, “Ödüllendirilmedi, ve maneviyatı kendisi için ölümün zehiri oldu” denir? Bunun
nedeni kişinin öğrendiği veya duyduğu öğretinin kişiye her hangi bir menfaat
getirmeyeceğindendir, yani hayatın algılanmasını, Hayatın Hayatı ile Dıvekut
(Bütünleşmek) getirmeyeceğidir. Tam tersine, kişi Hayatın Hayatından her defasında
daha da uzaklaşır, zira kişinin her istediği sadece bedeninin ihtiyaçları içindir, ve buna
“kendisi için almak” denir.
Buna ayrı olmak denir, şöyleki kişi yaptıklarından, hayatın hayatından giderek
uzaklaşır, ve buna ölümün zehiri denir, zira bu kişiye ölüm getirir hayat değil. Bu şu
demektir, kişi ihsan etmekten iyice uzaklaşmıştır, ki ihsan etmek “O nasıl merhametli
ise, sen de merhametlisin” koşuluyla Yaratan’a benzemektir.
Ayrıca bilmeliyizki kişi sağ taraf ile çalıştığı zaman, Yukarıdan Haz,nenin uzatılması için
doğru zamandır, zira “kutsanan kutsal olanla uyumludur.” Başka bir deyişle, kişi
bütünlük içerisindeyken “kutsanmış” denir, ve bu durumda form eşitliği içerisindedir
zira bütünlüğün göstergesi kişinin mutluluğundadır. Zira yoksa bütünlük içerisinde
olamaz.
Hocalarımızın söylediği gibi, “Kutsallık sadece işlenen sevapdan alınan mutluluğun
içerisinde kalır” Bunun anlamı şu ki kişiye mutluluk getirmesinin nedeni işlediği sevap,
şöyleki Rav’ının kendisine sağ çizgiyi al demesindeki anlam gibi.
Dolayısıyla, kişi Rav’ının söylediklerini yerine getirir, yani kişinin sağ
çizgide ilerlemesi için özel ve sol çizgide ilerlemesi için özel bir zaman vardır. Sol, sağ
tarafla çelişkilidir, zira sol demek kişinin kendi adına hesap yapmasıdır ve şimdiden
Yaratan’ın yolunda ilerleyerek ne elde ettiğine bakmasıdır, ve görürki fakirdir. Peki kişi
nasıl bütünlük içerisinde olabilir?
Her halükarda, kişi Rav’ının dediklerinden dolayı mantığının üzerinde ilerlemelidir:
Şöyleki kişinin tüm bütünlüğü sadece mantığının üzerine inşa edilmiştir, ve buna inanç
denir. Bu şu cümlede yansıtılmaktadır “Benim adımın geçtiği her yerde sana geleceğim
ve seni kutsayacağım.” “Her yerde” demek kişi hala kutsanmaya layık olmasada ona
Benim kutsamamı verdim demektir. Bunun nedeni kişinin bir yer oluşturduğundandır,
yani mutlu olacağı bir yer ve buraya Üst Işık yerleşebilir.
Şamati 43 Gerçek ve İnanç
Gerçek kişinin hissettikleri ve gözleriyle gördükleridir. Bu koşula “ödül ve ceza” denir,
şöyle ki çaba sarf edilmeden hiç bir şey edinilmez. Kişinin evinde oturup ihtiyaçlarını
karşılamak için hiç bir şey yapmak istememesi gibi. Zira derki; Yaratan iyi ve iyilik
yapar ve herkese bakar, ve elbette benim ihtiyaçlarımıda bana gönderir, ve kendisinin
bir şey yapmasına gerek yoktur.
Elbette, kişi bu şekilde inanırsa, açlıkdan ölür. Aklımızda bunu kabullendiği için,
gözlerimizede böyle gözükmektedir, ve elbette gerçektir, yani açlıktan ölecektir.
Aynı zamanda kişi mantık ötesi inanmalıdır, şöyleki var olmak için ihtiyaçlarını hiç bir
tasası ve çabası olmadan edinecektir, zira İlahi Takdir vardır. Başka bir deyişle, Yaratan
herşeyi yapacaktır ve kişinin O’na yardım etmesine gerek yoktur, ancak Yaratan
herşeyi yapar, ve kişi ne ekleyebilir ne de çıkartabilir.
Ancak, bu iki şey nasıl olurda aynı anda beraber olabilir, çünkü birbiriyle çelişkilidir?
Anlayış kişinin aklıyla idrak ettiğidir, şu demektirki hiç bir şey çaba sarf etmeden
edinilmez. Buna “gerçek” denir, zira Yaratan kişinin böyle hissetmesini istemektedir. Bu
yüzden bu yola “gerçeğin yolu” denir.
Bu anlatılanların size çelişkili gelmesi aklınızı karıştırmasın, nasıl olurda bunun gerçek
olduğu bir koşul olabilir? İşin gerçeği gerçeğin ne bu yoldan ne de olan olaylardan söz
ettiğidir. Daha ziyade, gerçek Yaratan’ın kişinin hissetmesini istediği şekilde
hissetmesini istediğidir; “gerçek” budur. Ek olarak gerçekle ilgili şöyle diyebiliriz, yani
O’nun arzusu, O kişinin böyle hissedip görmesini istiyor.
Ancak, aynı zamanda kişi şuna inanmalıki, henüz hissetmemesine ve aklının gözleriyle
görmemesine rağmen, Yaratan kendisine kişinin hiç bir çabası olmadan tüm
kazanabilecekleri için yardımcı olabilir, ve bu sadece İlahi Takdir tarafındandır.
Kişinin İlahi Takdiri ödül ve ceza koşulundan önce edinememesinin nedeni ilahiyatın
içsel olduğundandır, ve kişinin aklı içsel değildir. Dolayısıyla, sonsuz olan bir şey sonsuz
olmayan birşeyle kendisini giydiremez. Bu yüzden kişi ödül ve cezayı idrak ettiğinde,
ödül ve ceza bir Kli (kap, hazne) olur ve ilahi takdir o kapta kendisini konumlandırır.
Şimdi şu satırları anlayabiliriz, “Rab, kurtar, ve başar.” Kurtar ödül ve cezaya
değinmektedir. Kişi Yaratan’ın kendisine çaba sarf edeceği ve ödül alacağı koşullar
vermesi için dua etmelidir. Aynı zamanda kişi başarı içinde dua etmelidir, bu İlahi
Taktirdir, yani kişi var olan tüm ödülü hiç bir çaba sarf etmeden alacaktır.
Hepimiz bunları sahip olduğumuz mal ve mülkde görmekteyiz (ayrı ayrı maddelerde,
buna iki bedende denir, ancak maneviyatta herşey tek bir bedende iki kere incelernir).
İnsanlar vardırki mal ve mülklerini çok büyük çabalar sarf ettikten sonra elde ederler,
ve aynı zamanda insanlar görüyoruzki fazla akıllı değiller, fazla çalışacak enerjileri yok
ve fazla çaba sarf etmemektedirler ve buna rağmen bu dünyada çok başarılı ve zengin
olmaktalar.
İşin gerçeği bu fiziksel dünyadaki oluşumların hepsi Yukarıdaki Köklerinden
gelmektedir, şöyleki ödül ve ceza kavramından, İlahi Takdirden. Aralarındaki tek fark
maneviyatta, herşey tek bir yerde gözükür, yani tek bir hüküm altında teker teker yani
tek bir kişinin içerisinde ama iki farklı durumda, ve fiziksellikde bir defada iki hüküm
altında, yani bir zamanda ama iki ayrı insanda.
Şamati 44 Akıl Ve Kalp
Kişi inancının doğru olduğunu incelemeli, şöyleki korku ve sevgi içerisindemi, şöyle
yazdığı gibi, “Eğer bir baba isem, onurum nerede, ve eğer bilgiliysem, korkum
nerede?” Ve buna zihin denir.
Aynı zamanda görmeliyizki kişisel sevgi için hiç bir arzu olmayacağıdır, şöyleki kendisi
için bir isteğin düşüncesi bile içinde yüzeye çıkmayacağıdır, ve tüm arzuları sadece
Yaratan’a ihsan etmek olacağıdır. Buna “kalp” denir, ve “merhametli olan kalbi
ister” yazısının anlamı budur.
Şamati 48 Temel Unsur
Temel unsur herkese bilinen yoldur. Akla olan ilgi ve onu kollamak sorunun temeli
üzerine inşa edilir. Eğer kişi bilinen bir soruyla karşı karşıya gelirse, kişi hazırlıklı ve
savunması iyi olmalı ki anında cevap verebilsin.
Başka bir deyişle, tüm yapı soru ve cevaplar üzerine inşa edilmiştir. Yaratan’ın yolunda
olan bir kişi eğer kutsallığı inşa edebilmekle ödüllendirildiyse, soru ve cevaplara yer
yoktur ve ona “ayakta duruyor” denir.
Yaratan maneviyatla temeli örtülen ve derecelerde olup yapacak işleri olmayan kişiler
için bile yer hazırlamıştır. Burada inancın bulunabileceği özgür bir unsura sahiptirler.
Böyle bir şeyin bu denli yüksek derecelerde nasıl olabileceğini anlamak zor olsa da,
Yaratan’ın kendisi böyle bir şeyi yapabilir. Buna orta çizginin ıslahı denir, ve sol çizgiden
almaya getirilen yasaklamadır.
Aynı zamanda görüyoruz ki Hohma (Erdemlilik) sadece Malkut’da dır (Krallık). Malkut,
Hohma’nın özelliklerine ters olsa bile, hala, Hohma’nın ortaya çıkacağı yer tam olarak
burasıdır Malkut’un içerisinde.
“Bu harabiyet ellerinin altında olsun” cümlesinin anlamı budur. Hocalarımız derki;
kişinin doğruluğun (yasa) içerisinde durması için önce o doğruda başarısız olması
gerekir. Doğruluk Malkut’un bir muhakemesidir (ve gelinin anlamı budur; geline
gitmeye “yasa/kanun” denir – İbranicede gelin ve kanun kelimesi aynı harflerden
oluşur ama farklı yazılır). Yol tümüyle engellerle inşa edilmiştir, yani sorular üzerine.
Kişinin soruları olmadığı zaman, kişinin “İnanç” ya da “Kutsallık” isimleri yoktur.
Şamati 49 En Önemlisi, Akıl ve Kalp
“Akıl” daki anlayış için bir hazırlık yapılmalıdır ki bu çalışması inanç kavramını
edinmeye getirsin. Bu şu demektir, kişi inancına giden yolda ihmalkar davranırsa, kişi
sadece bilgi edinme koşulunun içerisine düşer, ve buna Klipa (kelime anlamı kabuk –
kötü eğilim) denir, ve bu Kutsallığa aykırıdır. Zira, kişinin çalışması her an “zihnini”
anlayışıyla güçlendirmek yolundadır.
Benzer şekilde, kişi “kalbini” geliştirmekte ihmalkar olursa, kişi kalbinin anlayışını
geliştirmek için çaba sarf etmelidir, şöyleki kişi bedenini zorlamalıdır ve bu kişinin
kendi için alma arzusuna aykırıdır. Aklın ihmaliyle kalbin ihmali arasındaki fark, akıla
karşılık olan kötü Klipa’nın yolun başında kişiyi “uzun uzun düşünme” koşulu
oluşturabileceğidir.
Dolayısıyla, kişi doğasına ters gelen davranışlar yapmak durumundadır, yani “akılın”
anlayışındaki her yenilenmede geçmiş için üzerine vicdan azabı gelecek içinde
kabullenme üstlenir. Bunun kaynağını kişi “duran” seviyenin anlayışıyla edinebilir, ve
inanç denilen kavram daimi ve sonsuzudur. Zira, kişi bunu her zaman bir ölçü olarak
alır, çabası temiz olsada olmasada, zira Kutsallığın örtüsü sadece kusur sahibi olandan
ayrılır, ya akılındaki ya da kalbindeki.
Şamati 50 İki Durum
Dünyanın iki durumu vardır. Birinci durumda dünyaya “acı” denir, ikinci durumada
“Kutsal İlahiyat”. Bu şekilde adlandırılır zira kişi yaptıklarının ıslahını edinip ihsan etme
niteliğini edinmeden önce, kişi dünyayı acı ve ızdırap dolu görür.
Ancak, daha sonra kişi İlahi Takdirin tüm dünyanın içerisinde yer aldığını görmeye layik
olur, bu duruma Yaratan dünyayı doldurur denir. O zaman dünyaya “Kutsal İlahiyat”
denir ve Yaratan’dan alır. Buna Yaratan ve kutsallığın bütünleşmesi denir. Yaratan’ın
verdiği gibi tüm dünya artık ihsan etmekle doludur.
Hüzünlü bir melodi gibidir. Bazı müzisyenler üzüntülerini melodilere aktarabilir, zira
tüm melodiler konuşulan bir dil gibidir ve melodi kişinin yüksek sesle anlatmak
istediğini anlatır. Eğer melodi hissedilen hüzünden dolayı herkesde göz yaşlarına neden
oluyorsa, melodi olarak kabul edilir ve herkes duymaktan hoşlanır.
Ancak, insanlar nasıl hüzünden mutluluk duyabilirler? Zira melodi şimdiki hüzünle
ilişkili değildir, geçmişle ilişkilidir, yani çekilen acılar geçmişde kalmıştır, ve
tatlandırılmış ve doyumu almıştır denir ve bu yüzden insanlar bu melodileri
duymakdan hoşlanır. Yargıların tatlandırıldığının işaretidir ve kişinin acılarının
tatlandırılmasıdır. Bu yüzden bu acıları duymak tatlıdır, sonra da dünyaya “Kutsal
İlahiyat” denir.
Bilinmesi gereken önemli olan şey şehiri şehirin bir yöneticisi olduğudur, hocalarımızın
dediği gibi; “Hz İbrahim dediki, Lideri olmayan hiç bir şehir yoktur.” Kişi sanmamalıdırki
dünyada olan şeyler tesadüfi ve Sitra Ahra kişinin günah işlemesine neden oluyor ve
herşey hasbel kader.
Keri (İbranice: Meni) Hammat (İbranice:Kabı) kelimesinin anlamı budur. Bir tane
Hammat var ve Keri ile dolu. Keri kişinin herşeyin Bemikreh (tesadüf eseri) olduğunu
düşündürür. (Sitra Ahra kişiye bu düşünceleri getiriyor ve kendisine her şey tesadüf
eseri, rehbersiz diyor bile olsa, buda bir tesadüf değildir, zira Yaratan böyle istemişdir).
Ancak, kişi ödül ve cezaya inanmalıdır, ve bir yargı ve yargıç vardır, ve herşey Yaratan
tarafından ceza ve ödül vasıtasıyla yönetilir. Bunun nedeni, bazen kişiye manevi ve
Yaratan’ın yolunda çalışmak için bir arzu geldiğindendir ve kişi bunun şans eseri
geldiğini düşünür, bilmelidirki burada da kendisi duruşmadan önce bir çaba sarf
etmiştir. Yukarı’ya niyetle bir hareket edebilmesine yardım için dua etmiştir ve buna
MAN yükseltmek denir.
Ancak, kişi bunu hemen unutur ve yapmayı bile düşünmez zira duasına hemen bir
cevap alamamıştır, “ama Sen her ağzın duasını duyarsın.” Ancak kişi her halükarda
inanmalıdır ki duasına yanıt günler ve aylar sonra gelebilir.
Kişi şu anki uyandırılışının tesadüfi olduğunu düşünmemelidir. Bazen kişi derki: “Şimdi
hiç bir eksikliğimin ve endişemin olmadığını hissediyorum. Aklım şimdi ferah ve dingin,
ve bu nedenden dolayı aklımı ve arzumu manevi çalışmaya verebilirim.”
Şöyle ki, insan Yaratan’ın yolunda yaptığı tüm çalışmaları için “kendi bileğimin gücüyle
bu zenginliği hakettim” diyebilir. Ancak, kişi manevi yolunda ilerleyecek ve manevi
ihtiyaçlarını edinecek çalışmaya girdiğinde, yaptığa duaya aldığı cevabın bu olduğuna
inanmalı. Daha önce yaptığı bir dua şimdi cevap bulmuştur.
Ayrıca, bazen bir kitap okurken, Yaratan kişinin gözlerini açınca ve kişi bir uyanış
hissedince, kişi o zamanda genel davanış sebebiyle bunu şansa bağlar. Ancak herşey
Yaratan’ın yönlendirmesiyledir.
Kişi tüm Tora’nın (Tevrat) Yaratan’ın isimleri olduğunu bilmesine rağmen kişi nasıl
olurda okuduğundan kendisine ulu bir his geldi diyebilir? Kişi sık sık okuduğu bir
kitabın tümünün Yaratan’ın isimleri olduğunu bilmesine rağmen, kişiye hiç bir kutsallık
hissi gelmemektedir. Bunun yerine, herşey kuru bilgidir, ve kişinin bildikleri kendisine
hiç yardımcı olmamaktadır.
Bu yüzden, kişi belli bir kitabı çalışırken ve ümidini O’na bağlarken, kişinin çalışmasının
temelinde inanç olmalı, şöyleki kişi İlahi Takdire ve Yaratan’ın kişinin gözlerini
açacağına inanmalıdır. O zaman kişi Yaratan’a ihtiyaç duyar ve O’nunla bağı olur.
Böylelikle kişi O’nunla bitinleşebilir.
Birbiriyle çelişkili iki güç vardır, bir Üst Güç ve bir de Alt Güç. Üst Güç şöyle yazdığı
gibi, “Benim adımla anılan herkes, Benim ihtişamım için yarattım.” Bu şu demekdir;
tüm dünya sadece Yaratan’ın ihtişamı için yaratıldı. Alt güç ise herşeyin kendisi için
yaratıldığı yolunda iddia sahibidir, hem fiziksel hem de manevi dünya, bunların hepsi
kişisel sevgi içindir.
Alma arzusu hem bu dünyayı hemde sonraki dünyayı kendi hak ettiği için olduğunu
iddia eder. Elbette Yaratan galip gelir, ancak bu yola ızdırabın yolu denir. “Uzun bir yol”
olarak adlandırılır. Bunun yerine kısa bir yol vardır, “maneviyatın yolu” olarak
adlandırılır. Zamanı kısaltmak herkesin niyeti olmalıdır.
Buna “hızlandıracağım” denir. Yoksa “kendi zamanıyla” olur ve hocalarımızın dediği gibi
“hızlandıran ödülünü alır, kendi zamanıyla gelen değil,” “şöyleki üzerinize bir Hamman
adında bir Kral veriyorum, ve o sizi değişmeye zorlayacak.”
Toraj “Bereşit” (Başlangıçta) ile başlar vs. “Şimdi dünya oluşmamıştı ve boşlukdu, ve
karanlıktı vs” ve şöyle son bulur, “tüm İsrail’in önünde” (İsrail kelimesinin Kabalistik
tanımı için http://www.kabbalah.info/turkishkab/index.htm sayfasındaki yazıları
inceleyiniz).
Başlangıçta görüyoruzki topraklar “oluşmamış, boş ve karanlık,” ama sonra kendilerini
ıhsan edebilmek için ıslah ediyorlar, ve bununla hak kazanıyorlar, “ve Yaratan dedi: ışık
olsun vs.” ta ki ışık gözlerimizin önünde ifşa olana kadar.
Şamati 51 Eğer Bu Cani İle Karşılaşırsan
“Eğer bu cani ile karşılaşırsanız, onu mezarlığa doğru çekin, ve eğer bu olmazsa, ona
öleceği günü hatırlatın.” Bu şu demektir, ona yaptığı çalışmanın bulunduğu yerde
olmadığını hatırlatmak gerekir, yani derisinin dışında. Buna bedeninin dışında çalışmak
denir, yani kendi bedeniyle ilgili bir tek düşüncesi yoktur.
Şamati 52 Bir Günah, İşlenen Bir Sevabı İptal Etmez
İşlenen bir günah kişinin yerine getirdiği sevabı (Mitzva – emir) iptal etmez, ve
sevapda işlenen günahı iptal etmez. Kişinin manevi çalışmasında yer alması gereken
yer iyiliğin yolu olmalı, ancak kişinin içindeki kötülük iyiliğin yolunu almasına izin
vermez.
Ancak, kişi bilmelidirki kötülüğü köklemek zorunda değildir, zira bu imkansızdır.
Aslında, sadece kötülükten nefret etmelidir, şöyle yazdığı gibi: “Allah’ı seven sen,
kötülükten nefret et.” Dolayısıyla, ihtiyaç duyulan şey sadece nefrettir, şöyleki kişinin
tutunduğundan onu ayırabilcek tek şey nefrettir.
Bu nedenden dolayı kötülüğün kendi başına hiç bir varlığı yoktur. Dahası, kötülüğün
var olabilmesi ona duyulan sevgi veya nefrete bağlıdır. Demektirki, her kimin kötülüğe
sevisi var ise ona kötülüğün kotrolü tarafından yakalanan denir. Eğer kişi kötülükten
nefret ederse, kişi onun sınırlarından çıkar ve kişi kendi kötülüğünün etkisinden sıyrılır
ve kötülüğün kontrolünden çıkar.
Şöyleki, işin özü aslında kötülükde değildir, ancak sevgi ve nefretin ölçüsündedir, ve bu
nedenden dolayı günah günahı getirir denir. Kişinin neden böyle bir cezayı hakettiğini
anlamamız gerekir. Kişi çalışmasında düşüş yaşadığında, kişinin bu düşüşden
yükselebilmesi için yardıma ihtiyacı vardır. Ancak, burada, kişiye daha fazla engeller
gelmektedir, ve böylelikle kişi ilk düşüşünden daha derine düşer.
Ancak, kişinin kötülükten nefret edebilmesi için, kişiyi dahada kötülük verilir, böylelikle
kişi günahının kendisini Yaratan’ın yolundan ne kadar ayırdığını görebilir. Kişi ilk işlediği
günahdan pişman olmasına rağmen, kişi hala kötülükten nefret edecek bir ölçüye
gelmemiştir.
Dolayısıyla, günah günaha sebep olur, ve kişi her pişmanlığında, ve elbette her
pişmanlığı kötülüğe olan nefretin derecesinide arttırır ta ki kişinin kötülüğe olan nefreti
tamamlanana kadar. O zaman kişi kötülükten ayrılır, zira nefret ayrılığa neden olur.
O zaman şöyle diyebilirizki eğer kişi kendisini ayırabilecek bir nefret dercesi bulabilirse,
o zaman kişinin günah günaha sebep olur ıslahından geçmesi gerekmez, ve kişi doğal
olarak zaman kazanır. Kişi ödüllendirildiği zaman, Allah sevgisine kabul edilir. Ve bu şu
demektir; “Allah’ı seven sen, kötülükten nefret et.” Sadece kötülükten nefret ederler,
ve kötülük hala olduğu yerde kalır, ve sadece ihtiyaç duyulan kötülüğümüzden nefret
etmektir.
Bu koşul şuradan doğmuştur, “Ancak O, onu Allah’dan çok az bir seviye altında
yaratmıştır,” ve yılanın şu dediklerinin anlamıda budur “ve sen de Allah gibi olacaksın
ve iyi ve kötüyü bileceksin.” Şu demektirki kişi çaba sarf edip İlahi Taktir’in var olduğu
yeri, yani Yaratan’ı anlamaya çalıştığı zaman, “Kişiyi gururu alçaltır” denir. Yani, kişi
herşeyi aklıyla anlamak istediğ zaman, ve anlamadığı zaman, alçaktır.
İşin gerçeği kişi bir şeyi bilmek için uyanırsa, bu kişinin o şeyi bilmesi gerektiğine dair
yönelik bir işarettir, kişi kendi aklını aştığı zaman, anlamayı arzuladığı şeyi, ve herşeyi
mantığının üzerinde inanç olarak aldığı zaman, buna insan niteliğinin en alçak
seviyesinde olmak denir. Kişi daha fazla bilme talebi içerisinde oldukça, ve bunu
mantık ötesi inançla aldığı zaman, kişi kendisini daha da alçaklıkta bulur.
Şimdi bu yazılan cümleyi nasıl yorumladıklarını anlayabiliriz: “Musa dedikleri adam çok
uysaldı,” mütevazi ve sabırlı. Yani alçaklık seviyesinin en hat safhasına tahammül
etmişti.
Bu koşul aynı zamanda Hz Adem’in (Adam HaRişon – ilk insan) Hayat Ağacı’ndan
günah işlemeden önce meyve yemsi gibidir, yani bütünlük hissi içerisinde. Ancak,
derecesinin üstünü çıkamamaktaydı, çünkü içinde bulunduğu koşulda bir istek hissi
yoktu. Bu yüden tüm Kutsal İsimleri keşfedemedi.
Bu nedenden dolayı, “Yaptıklarında insanoğlu için büyük kötülük yaptı,” şöyleki iyilik ve
kötülüğün bilgeliği ağacından yedi, ve bu günahdan dolayı tüm ışıklar oradan ayrıldı.
Dolayısıyla, tekrar çalışmasına baştan başlamak zorunda kaldı, ve yazılanlarda Cennet
Bahçesi’nden kovulduğu yazar çünkü eğer Hayat Ağacından yeseydi sonsuza kadar
yaşardı.
Dünyaların içselliğinin anlamı budur. Eğer kişi oraya girerse, kişi sonsuza kadar orada
kalır. Yani, tekrar kişi hiç bir isteği olmadan var olur ve bu şekilde Kutsal İsimlerin
hepsini keşfedebilir, ve bunun ifşası iyi ve kötülüğün ıslahıyla olur. Bu nedenden dolayı
Bilgelik Ağacından yemeye zorlanmıştı.
Bu bir insanın arkadaşına büyük bir fıçı şarap vermek istemesi gibidir, ancak
arkadaşının küçük bir bardağı vardır. Peki ne yapabilir? Elindeki bardağı doldurur ve
evine götürüp küpüne boşaltır ve tekrar arkadaşına gider ve bardağını doldurup evine
gelir, ta ki tüm fıçıyı taşıyana kadar.
İki arkadaş ile anlatılan bir hikaye daha duydum, bir tanesi kral oldu ve diğeri ise
dilenci. Dilenci olan gidip kral arkadışına içinde bulunduğu kötü durumu anlattı.
Hikayesini dinledikten sonra kral hazine bakanına bir mektup yazar ve iki saat
içerisinde arkadaşının istediği kadar para alma izini olduğunu söyler. Dilenci hazineye
küçük bir kutuyla gelir ve küçük kutusunu parayla doldurur.
Hazineden çıktıktan sonra, hazine bakanı kutuya vurur ve tüm parası yere saçılır. Ve bu
defalarca böyle devam eder, ve dilenci ağlamaya başlar ve ağlayarak sorar “Neden
bana bunu yapıyorsun?” Sonunda cevap verir, “Buradan bu zaman içerisinde aldığın
tüm para sana ait ve alacaksın. Hazineden yeterince para alacak bir kutun
olmadığından sana böyle bir oyun oynadık.”
Kısıtlama Meselesi Şamati 53
Kısıtlama meselesi kişinin içinde bulunduğu durumu sınırlaması ve Gadlut (Yücelik/
büyüklük) derecesini istememesi. Kişinin içinde bulunduğu Gadlut derecesi ne olursa
olsun, hatta kişinin en küçük Katnut (Küçüklük) derecesi bile olsa, bu sonsuza kadar
yansır, v eve kişide Dvekut koşulu sonsuza kadar olur denir. Ancak, daha büyük Gadlut
isteyen birisi olursa buna lüks denir.
“Herhangi bir üzüntü fazlalık olacaktır” cümlesinin anlamıdır, şöyle ki kişiye mutsuzluk
lüks şeyler istediği zaman gelir. Bu şu demek İsrailoğulları (maneviyata yönlenmiş bir
insana İsrailoğlu denir) Tora’yı (Tevrat ışık anlamındadır ve ıslah olmak için kullanılan
metod/ ilaç olarak bilinir), Musa halkını dağın eteğine getirdi, yazdığı gibi, “ve dağın en
alt kısmında durdular.
(Dağ kelimesi (İbranicede: Har) düşünceler demektir (İbranice: Hirhurim)). Yani Musa
onları düşüncenin sonuna, anlayışa ve nedenine getirdi, olabilecek en alt dereceye.
Ancak o zaman böyle bir koşulu kabul ettiler, içlerinde hiç bir tereddüt ve karşılık
olmadan, sanki en büyük Gadlut derecesindelermiş gibi, ve bundan mutluluk duyarak.
“Yaratan’a memnuniyetle hizmet edin” cümlesi bunu anlatmaktadır. Şöyle ki Gadlut
zamanında, bizlere mutluluk duydacağımız bir iş veriyor demek alakasızdırö zira
Gadlutdayken, mutluluk kendiliğinden gelir. Bunun yerine, mutlu olmaları için verilen iş
onlara Katnut zamanında verilir, kendilerini Katnutta hissetmelerine rağmen bu aslında
çok büyük bir çalışmadır.
Seviyenin esas kısmı budur denir, yani Katnut koşulunun anlaşılması. Anlayış sürekli
olmalı ve Gadlut sadece bir eklemedir. Ayrıca, kişi ana bölüm için özlem duymalı,
eklemeler için değil.
Şamati 54 Manevi Çalışmanın Amacı
Bilindiği üzere hizmet Yaratan’a memnuniyet ihsan etmek içindir. Ancak kişi ihsan
etmenin anlamını bilmelidir, zira bu sık kullanılır, ve bilindiği üzere alışkanlık alınan tadı
zamanla yok eder. Dolayısıyla “ihsan” kelimesini tümüyle net olarak açıklamalıyız.
İşin gerçeği alma arzusuda aşağıda olanın ihsan etme arzusunda dahildir (ancak alma
arzusu ıslahla birlikte kullanılabilir), yoksa veren ile alan arasında bir bağ olmaz. Zira
bunun nedeni birisinin verip de diğerinin bir karşılık vermemesi mümkün değildir,
şöyleki bir ortaklık olmak zorundadır.
Sadece bir birlerine sevgi gösterdikleri zaman aralarında bir bağ ve dostluk olabilir,
ancak biri sevgi gösterir ve diğeri göstermez ise, böyle bir sevgi gerçek değildir ve var
olma hakkı yoktur. Ve hocalarımız şu paragrafı şöyle açıklıyor, “ve oğullarına şunu de;
onlar Benim halkım”, ancak Ami (Benim halkım) deme ama İmi (Benimle) de, şöyleki
yaratılan varlıklar Yaratan’la ortaklık içerisindedir.
Şöyleki aşağıdaki Yaratan’a ihsan etmek istediği zaman, aşağıdakide Yaratan’dan
almalı. Buna ortaklık denir, aşağıdaki ve Yukarıdaki karşılıklı olarak verir.
Bunun için, alma arzusu Yaratan’a tutunmayı çok arzulamalı ve O’nun sonsuzluğunu,
canlılığını, iyiliğini almalı, zira yaratılışın amacı buydu, yaratılanlara iyilik sağlamak.
Ancak, Nikudim dünyasındaki kırılmadan dolayı alma arzusu Klipot’un (kabuklar)
kontrolü altına düştü, ve bunun sonucu olarak Kli’de (Kab) iki anlayış oluştu. Birincisi
ayrılan zevklere yönelik bir yaklaşımı oldu, ve Klipot’un otoritesinden kurtulmaya
yönelik çalışmaya “arınmak için çalışmak” denir. Kırılmadan dolayı olan ikinci algı ise
manevi zevklerden kopukluk anlayışıydı.
Başka bir deyişle, kişi maneviyattan uzaklaşır, ve maneviyat için hiç bir arzusu yoktur.
Bunun için gerekli ıslaha Keduşa (Kutsallık) denir, ve işin başında yapılan çalışma
O’nun yüceliğine duyulan özlemdir. O koşuldayken Yaratan kişi için bu kablarda ışıldar.
Ancak bilmeliyizki kişinin sahip olduğu arı Kelim (Kli kelimesinin çoğulu) kadar, bunlara
“kötülükden nefret et” denir, bu dereceye kadar kişi Keduşa’da çalışabilir, şöyle yazdığı
gibi, “Yaratan’ı seven, kötülükden nefret eder.”
Şöyle devam eder, iki anlayış vardır, birincisi arınma ve ikincisi Keduşa. Keduşa’ya Kli
denir, yani O’nun iyiliğini almak için hazırlanmak, O’nun yaratılanlarına iyilik yapmak.
Ancak bu Kli alttakine aittir, yani bizim ıslah etmemiz gerekmektedir. Başka bir deyişle,
iyiliğe özlem duymak bize aittir ve bu şu demektir, kişi sürekli O’nun yüceliğiyle ve
kendisinin alçaklığıyla ilgilenmelidir.
Ancak, Keduşa Kli’sinde ifşa olması gereken refah Yaratan’ın elindedir, ancak O
aşağıdakine bereket verebilir. Aşağıdakinin bu konuda hiç bir yardımı dokunamaz, ve
bununla ilgili şöyle yazar; “Gizli şeyler Yaratanımıza aittir.”
Yaratılışın düşüncesine “Yaratılanlarına iyilik yapmak” denir, başlangıcı Eyn Sof’dur
(Sonu Olmayan). Bu yüzden sonsuzluğa dua edilir, yani Yaratan’la yaratılanlar
arasındaki bağ noktasına. Ari’nin yazılarında yazılanlar bundan ibarettir, şöyleki Eyn
Sof’a dua etmeliyiz.
Bu böyledir zira O’nun Özünün yaratılanlarla bir bağı yoktur, zira bağ Eyn Sof’da başlar,
ve orada O’nun Adı vardır ve bu yaratılışın köküdür. Hocalarımızın yazılarında yazan
kelimeler şöyledir; her kim dua edecekse Adına etsin, şöyle demek; O’nun Adının
olduğu yere, ve O ve O’nun Adı ve Eyn Sof şu efsaneyle anlatılır, “Tanrısal şeylerden
ibaret bir kule”. Bu yüzden O’nun Adına dua edilirki baştan beri bizim için hazırlanan
iyiliği alabilelim diye.
Bu yüzden Keter’e “O’nun yaratılanlara iyilik yapma arzusu” denir, ve bu iyiliğe Hohma
(Erdemlik) denir ve bu bereketin özüdür. Bu nedenden dolayı Keter’e Eyn Sof ve
Yaratan denir, ama Hohma’ya “yaratılan” denilmez, zira Hohma’da hala bir Kli yoktur
ve bu yüzden Kab’ı olmayan bir ışık olarak nitelendirilir.
Dolayısıyla Hohma’da Yaratan olarak düşünülür çünkü Kli olmadan Işıkda bir edinim
olamaz, ve Hohma ile Keter arasındaki fark orada yaratılan varlığın kökünün daha fazla
ifşasıdır.
Şamati 55 Tora’da ki Haman, Nereden?
Tora’da ki Haman, nereden? “ “Sana yemani yasakladığım ağaçtanmı yedin?” Haman
ile “Etz ha Daat” (Bilgi Ağacı) arasındaki ilişkinin ne olduğunu anlamalıyız. Etz ha Daat
kendi için almanın en hat safhası olarak tanımlanır, ve bu Keduşa (kutsallık) değildir,
ancak Keduşa’ya ıslahdan geçirilerek getirilmelidir.
Haman anlayışı aynı zamanda kendi için almanın büyük olduğu bir durumdur, şu yazıda
belirtildiği gibi: Haman şöyle dedi “Kral (Dünya’nın Hakimi) benden başka kimi mutlu
kılar?” Şöyleki almanın en hat safhası olarak algılanır, “Ve kalbi Yaratan’ın yoluyla
yüceltilmişti.”
Şamati 56 Torah’ya Gösterme/ Anlatma Denir
Torah (Islahın uygulanışı/ ıslah eden Işık) gösteren olarak bilinir, ve “vurmak”
kelimesinden gelir. Şöyleki, kişi manevi gelişim ile ilgilenirken kişi kendisinin uzaklığını
o denli hisseder. Başka bir deyişle, kişiye gerçek ifşa edilir yani kişi inancının gerçek
ölçüsünü görür ve gerçeğin temelinin hepsi budur.
Maneviyat ve Sevabın temeli kişinin inanç derecesine bağlıdır, çünkü o zaman kişiye
kendi temelinin sadece yetiştirilişi olduğu gözükür. Zira kişinin yetiştirilişi maneviyatı
ve sevabı tüm ayrıntılarıyla yerine getirmesi için yeterlidir, ve yetiştirilişinden aldığı
herşeye mantıklı inanç denir.
Bu kişinin aklına ters gelir. Başka bir değişle, kişinin mantığı kişiye manevi
çalışmasında eklediği herşeyin kendisini Yaratan’a yakınlaştıracağını düşünür. Ancak,
maneviyat herzaman kişiye gerçeği biraz daha fazla gösterir. Kişi gerçeği aradığı
zaman, manevi çalışması kişiyi gerçeğe dahada yakınlaştırır ve kişi Yaratan’a olan
inancının derecesini görür.
Bu vasıta ile kişi merhamet talebinde bulunup Yaratan’a kendisini gerçekten
yakınlaştırması için dua edebilir, ve kişi Yaratan’ın böyle bir duayı kabul edip kendisini
yakınlaştırmasından sonra Yaratan’a teşekkürünü sunabilir.
Ancak, kişi uzaklığının derecesini göremezken ve kendisinin artan bir şekilde
yükseldiğini düşünürken, kişinin temellerini zayıf inşa ettiğini görürüz, ve kişinin
Yaratan’ın kendisini yakınlaştırmasına yönelik dua oluşturacak bir eksikliği yoktur.
Dahası, kişinin bütün bir inanç edinebilmesi için tüm çabasını verebileceği bir yer
yoktur zira kişi sadece ihtiyacı kadar çaba sarf etmektedir.
Dolayısıyla, kişi gerçeği görmeye layık olmadığı sürece, tersinedir. Kişi maneviyatını ve
sevabını ekledikçe, kişi bütünlüğüne daha da eklemeye başlar ve kendisinde bir
eksiklik görmez. Bu yüzden kişinin Yaratan’a gerçeğin içerisinde inanç sahibi olabilmesi
için çaba sarf edecek bir yeri yoktur, zira kişi yolsuzluğunu hissedince, ıslah demelidir.
Ancak, kişi manevi ve savabı gerçeğin içerisinde çalışırken, kitaplar kendisine gerçeği
gösterir, zira kutsal kitaplar kişiye içinde bulunduğu gerçek inancı gösterecek güce
sahiptir.
Kişi maneviyatla ilgilenip gerçeği gördüğü zaman, yani maneviyata olan uzaklığının
derecesini görünce, ve ne kadar alçak bir varlık olduğunun, ve dünyada kendisinden
daha kötü bir insan olmadığının farkına varınca, o zaman Sitra Ahra (Öteki Taraf) kişi
farklı bir açıdan yaklaşır. Aslında, kişinin bedeni çok çirkindir, ve senden daha kötü bir
insan olmadığıda gerçektir.
Bunu kişi çaresizlik içerisinde kalsın diye söyler. Zira kişinin farkına varacağından ve
kendisini düzeltmek isteyebileceğinden korkar. Bu yüzden kişinin söyledikleriyle hem
fikir olur, ve kişiye eğer daha iyi niteliklerle doğmuş olsaydı içinde bulunduğu durumu
düzeltebilecek durumda olabileceğini ve Yaratan’la “Dıvekut’a” (bütünlük)
ulaşabilmesinin mümkün olabileceğini söyler.
Buna verilmesi gereken cevap şu kısa hikayeyle anlatılır; Rav Bar Yoha’nın oğlu olan
Rav Elezar hocasının çitle çevrilmiş kulesinden dönmekteydi. Eşşeğinin üzerinde nehir
kenarından büyük bir mutluluk içerisinde aklı hocasından manen öğrendikleriyle rafine
edilmiş olarak geliyordu.
Çok çirkin bir insan yolunun üzerine çıktı ve kendisine “merhaba Rav” dedi, ancak o
cevap vermedi. Sonra ona kibirli bir şekilde şöyle dedi; “Ne kadar da çirkin bu adam,
belki de tüm köyünün adamları senin kadar çirkindir?” Adam; “Bilmiyorum, gidip bunu
beni yaratan ustaya söyle, neden bu kadar çirkin bir kab yaratmış?” dedi. Kendisinin
günah işlediğini bildiğinden eşeğinden indi.
Yukarıdaki anlatılanlara göre, maneviyatı çok öğrendiğinden, kendisiyle Yaratan
arasındaki farkın gerçeğini görmesi sağlandı, yani yakınlığı ve uzaklığının ölçüsü.
Aklının arınması budur, yani gururlu olanın tam formunu gördü yani alma arzusunu,
sonrada gerçeği gördü yani kendisinin ne kadar çirkin olduğunu. Gerçeği nasıl gördü?
Maneviyatı çok çalışarak.
Peki nasıl O’na tutunabilecek, zira çok çirkin birisi? Bu nedenden dolayı tüm köydeki
insanların onun kadar çirkin olup olmadıklarını sordu, ya da yoksa sadece kendisimi bu
kadar çirkindi ve dünyadaki diğer tüm insanlar çirkin değildi.
Cevap ne idi? “Bilmiyorum.” Yani bilmedikleri için henüz hissetmiyorlar. Peki neden
hissetmiyorlar? Çok basit bir neden olan manevi eksiklikten dolayı, zira manevi çalışma
kişiye gerçeği gösterir.
Eliya ona şöyle cevap verdi: “beni yapan ustaya git,” zira içinden yükselemeyeceği bir
koşula gelmişti. Bu yüzden Eliya ortaya çıktı ve kendisine söyledi “beni yapan ustaya
git.” Başka bir deyişle, Yaratan seni bu kadar çirkin yarattığına göre, O ancak böyle
çirkin Kelim (kablar/arzular) ile amaca ulaşabileceğini biliyordur, bu yüzden endişe
etme ve yolunda devam et ve başar.
Şamati 57 O’nun Rızası İçin Onu Yanmış Bir Bağış Olarak
Getireceğim
Yazılan şu cümle ile ilgili olarak, “O’nun rızası için onu yanmış bir bağış olarak
getirceğim,” hocalarımız şöyle der, “İstiyorum dedirtene kadar nasıl zorlanabilir.” Aynı
zamanda ne dua ettiğimizide anlamamız gerekir, “Bir arzu olsunki,” buzanın yemek
istediğinin fazlasını inek yedirmek ister, peki neden dua etmeye ihtiyacımız var,
“Yukarıda bir arzu olsun?”
Bilinen şudurki Yukarı’dan refah alabilmesi için aşağıdan uyanış gerekmektedir. Neden
“aşağıdan bir uyandırma” gerektiğini anlamamız gerekir, çünkü duamız yukarıda bir
arzu olması içindir. Yani, aşağıyı yönetecek bir arzuyu yukarıda uyandırmamız gerekir.
Sadece arzumuzun olması yeterli değildir, İhsan eden tarafından da iyi bir rıza olması
gerekir. Yaratılanlara genel anlamda iyilik yapma arzusu olmasına rağmen, O hala
bizim arzumuzun O’nun arzusunu uyandırmasını bekler.
Başka bir deyişle, O’nun arzusunu uyandıramazsak, hala alan tarafındakinin arzusu
bütün bir arzu haline gelmemiş demektir. Dolayısıyla tam anlamıyla dua ederek
yukarıda bir arzu oluşur, bizim arzumuz gerçek bir arzu olmalıdır, sonsuzluğu
alabilecek bir Kli (Kab).
Aynı zamanda demeliyizki, tüm yaptıklarımız, iyi ve kötü, yukarıdan aşağıya gelir
(Kişisel İlahi Taktir bu demektir), yani herşeyi Yaratan yapar. Ancak, öteki tarafdan da
yaptığımız kötü şeylerden pişmanlık duymalıyız, bunlarında yukarıdan gelmesine
rağmen.
Akıl pişmanlık duymamamızı gerektirir yani pişman olmamalıyız, ancak olanı haklı
çıkarmalıyız, yani yapılan bir kötülük hak edildiğindendir. Ancak, aslında bunun tersidir,
iyi şeyler yapamadığımız için pişmanlık duymalıyız, ve aslında gerçek ceza budur, yani
Yaratan’a hizmet etmeye layık değilizdir.
Eğer herşey yönlendiriliyor ise nasıl layık olmadığımızı söyleyebiliriz, zira aşağıdan bir
şey yapılmamaktadır? Böylece bizlere kötü düşünceler ve arzular verilir ve Yaratan için
çalışmakdan uzaklaştırılırız, şöyleki O’na hizmet etmeye layık değilizdir. Bu nedenden
dolayı bunun üzerine bir dua vardır, burası layık olabilmek ve akabinde Kral için
çalışabileceğimiz bir yerdir.
Şimdi anlayabiliyoruzki, eğer kötü bir olay için dua var ise, bu bela bir ceza olarak
gelmiş olmalıdır, ve cezalar ıslah edici olmalıdır zira ceza ıslahtır kanunu vardır. Peki
Yaratan’a ıslahımızı alması için nasıl dua etmeliyiz?
Hocalarımız şu yazanla ilgili şöyle der; “o zaman senin kardeşin senin gözlerinin
önünde rezil edilmeli” vs. Kişi bilmelidir ki dua kişiyi aldığı cezadan daha iyi ıslah eder.
Dolayısıyla, dua cezanın olduğu yerden doğarsa, ceza kaldırılır ve yerine dua koyulur ki
beden arınsın.
Hocalarımızın bize anlattıkları bu demektir; “Maneviyattan, ödülünü aldı, dertlerden
değil.” Bilmeliyiz ki maneviyatın yolu kişinin çektiği sıkıntılardan daha başarılı ve daha
çok meyve veren bir yoldur. Bunun nedeni ışığı alacak olan Kelim (Kablar) daha geniş
olur ve Yaratan’la Dıvekut’a (Bütünlük) ulaşabilir.
“İstiyorum diyene kadar zorlatılır” cümlesi şu demektir; Yaratan şunu demektedir “Ben
aşağıdakilerin yaptıklarını istiyorum.”
Dua hocalarımızın dediği anlamdadır, “Yaratan hakdan yana olanların dualarını istedi,”
zira dua ile Kelim Yaratan’ın sonrada ihsan edebileceği hale gelir, zira refahı alabilecek
bir Kli vardır.
Şamati 58 “Mutluluk” Yapılan İyi Şeylerin Yansımasıdır
Mutluluk yapılan iyi şeylerin bir “yansımasıdır.” Eğer yapılanlar Keduşa’ya (Kutsallık) ait
ise, o zaman mutluluk hissedilir. Ancak bilmeliyizki bir de Klipa’nın (Kabuk) algılanması
vardır. Keduşa olup olmadığını bilebilmemiz için yapılan analizde, Keduşa’da “akılda”
neden vardır, ancak Sitra Ahra’da (Öteki Taraf) hiç bir neden yoktur, zira başka bir
tanrı verimsizdir ve meyve vermez. Dolayısıyla, kişi mutluluk ile gelince, çalıştığı
manevi kitapların sözlerini incelemeli ve maneviyatın aklını keşfetmeli.
Aynı zamanda bilmeliyizki mutluluk kişiye yaptığı iyi şeylerden dolayı MAN , olarak
yansıyan ışıkdır. Yaratan kişiyi içinde bulunduğu yere göre mahkum eder. Başka bir
deyişle, kişi eğer Cennetin Krallığının yükünü sonsuzluk uğuruna üstlenirse, o zaman
üzerinde hemen ulu bir yansıma olur.
Kişi bulunduğu dereceden düşeceğini bile bilse, O hala kişiyi bulunduğu yere mahkum
eder. Yani, kişi eğer şimdi sonsuzluk uğruna Cennetin Krallığının yükünü üstlenme
kararı aldı ise, bu konum bütünlük olarak kabul edilir.
Ancak, kişi Cennetin Krallığının yükünü üstlenme kararı aldı ise ve bu koşulun içinde
sonsuza kadar kalmasını istemiyorsa, o zaman içinde bulunduğu bu an ve yaptığı
bütünlük sayılmaz, ve doğal olarak, Üst Işık gelip üzerinde barınamaz. Bunun nedeni
bütün ve sonsuz olduğundandır, ve O değişmez. Ancak bir kişi, istese bile içinde
bulunduğu koşul daimi değildir.
(MA`N) Mayin Nukvin – Dişi Sular.
Şamati 61 Üzerime Borçluydum Ve Geri Ödedim
Hocalarımızın ne dediğini anlayın, “Üzerime borçluydum ve geri ödedim.” Şu demek,
Cenneti ve dünyayı yaratmaktaki tek neden ıslah edip yükselten ışık (Buna Şabat
ışığıda denir ama bildiğimiz Şabat günüyle yani Cumartesi günü, fiziksel açıdan alakası
yoktur ve ıslah olan bir kişiye her hangi bir zamanda gelebilir) içindi. Bu ışık alttakilere
ifşa olmalı, ve bu manevi çalışma ve sevapla ve iyi davranışlarla olur.
Gimar Tikun ( ıslahın sonu) bu ışığın bütünlüğüyle aşağıdan uyanmasıdır, yani
maneviyat ve sevabın sonucudur. Ancak Gimar Tikun’dan önce, Şabat algılanması
vardır, buna “Bir sonraki dünyanın benzer hali” denir. Bir sonraki dünyanın benzerliği
konusu bu ışığın hem kişiye hemde topluma yansımasıdır.
Bu Şabat ışığı borç olarak verilir, yani kişi çaba sarf etmeden, ancak akabinde kişi bu
borcun hepsini ödemek zorundadır. Başka bir deyişle, kişi önceden vermesi gereken
tüm çabayı Işığı almadan önceki gibi vermek zorundadır, daha sonra geri ödeyecek.
“Üzerime borçluydum” cümlesi bu demektir, yani Şabat Işığını borç olarak aldım ve
“kadının saçları bırakın açılsın” cümlesinde de geri ödeneceği belirtilmektedir. Yani
Yaratan Işığını sadece ışığı ödünç alacak yani üzerine çekecek kişiye açar. Kişi hazır
olmamasına rağmen bu ışığı borç alarak çeker.
Şamati 62 Düşüşler ve Teşvik, Yükselişler ve Şikayetler
Düşüşler ve teşvik, yükselişler ve şikayetler. Kişi her zaman kendisini incelemeli, eğer
manevi çalışması uçurumdan aşağı düşmediyse. Zira kişinin yüceliği kişinin
Yaratan’ıyla olan bütünlüğüne (Dıvekut) bağlıdır, şöyleki kişinin kendisini ne derece
Yaratan’a karşı fesih ettiğine bağlıdır.
Başka bir deyişle, kişinin kendisine olan sevgisi ele alınmaz ve kişi sadece kendisini
tümüyle iptal etmek ister. Zira her kim kendi için haz yolunda çalışırsa, kişinin çabası
sadece kendi büyüklüğünü ölçmeye yarar. Bu koşulda kişi bir obje olur, ve ayrı bir
otorite. Bu koşulda kişinin kendisini Yaratan’a feshetmesi zordur.
Ancak, kişi ihsan etmek için çalıştığı zaman, ve kişi yolunu tamamladığı zaman, yani
tüm ruhunun özünde olan kendi için alma niteliğini ıslah ettiği zaman, kişinin bu
dünyada yapacak bir işi kalmamış olur. Şöyleki kişi sadece bu noktaya odaklanmalı ve
tüm düşünceleri bununla ilgili olmalıdır.
Kişi gerçeğin yolunda yürüyüp yürümediğini “düşüşler ve teşvik”, yani kişinin tüm
çalışması bir düşüş içerisindedir. Bu durumda kişi Sitra Ahra’nın (kelime anlamı; öteki
taraf - kötü eğilim) otoritesi altındadır, ve sonar yükselir ve şikayetçi olur, yani kişinin
kendisini yükselişde hissettiğinde, başkalarından şikayetçi olur. Ancak saflığıyla çalışan
bir kişi sadece kendisinden şikayetçidir, ve başkalarını kendisinden daha iyi bir
derecede görür.
Şamati 64 Lo Lişma’dan Lişma’ya
Kişi LoLişma’dan Lişma’ya gelir. Eğer dikkat edecek olursak, LoLişma döneminin daha
önemli bir dönem olduğunu söyleyebiliriz, zira yapılanı Yaratan ile ilişkilendirmek daha
kolaydır.
Bu böyledir zira Lişma’da kişi yaptığı sevabı Yaratan’a bütünlük içerisinde hizmet ettiği
için yapar, ve tüm yaptıkları Yaratan içindir. Yani davranışın sahibi kendisidir.
Ancak, kişi LoLişma ile ilgilenirken, kişi yaptığı iyiliği Yaratan için yapmamaktadır.
Şöyleki kişi Yaratan’a bir ödül hakkediyormuş şikayetiyle gelemez. Çünkü Yaratan kişi
açısından borçlu değildir.
O zaman neden o iyiliği yaptı? Sadece Yaratan kendisine bir fırsat verdiği için, ve bu
fırsatla kişi kendisini zorlar ve yapar.
Örneğin, bir insanın evine insanlar gelince, ve kişi tembelliğinden utanırsa, kişi eline
bir kitap alır ve Maneviyatı çalışır. O zaman, kişi kimin için maneviyatı çalışır? Bu
Yaratan’ın sevabı için değildir, Yaratan’ın gözünde değer kazanmak için değildir, ama
evinin sınırlarına gelen ziyaretçiler içindir, başkalarının gözünde değer almak içindir.
Dolayısıyla ziyaretçiler için ilgilendiği bu manevi çalışma için kişi nasıl Yaratan’dan bir
ödül bekleyebilirki?
Şöyleki bu kişi için, Yaratan’ın borç hesabına kayd edilmemiştir, ve onun yerine kişi
ziyaretçilerinin hesabına işleyebilir ve ziyaretçiler kendisine bir ödül ödemesi
yapabilirler, yani maneviyat çalıştığı için itibar göstersinler. Ancak kişi hiç bir şekilde
Yaratan’ın hesabına borç kaydedemez.
Kişi kendisini incelediği zaman, ve sonunda kendisine maneviyatla ilgileniyorum dediği
zaman, yani ziyaretçileri bir kenera attığı zaman ve sadece Yaratan için çalışıyorum
dediği zaman, o zaman kişi hemen herşeyin Yukarıdan idare edildiğini söylemeli. Yani
Yaratan kişinin maneviyatla ilgilenmesini istediğini ve aslında gerçeğin bir parçasını bile
almaya layık olmadığını, zira Yaratan kendisine sahte bir amaç verdi ve bu sahte
amaçdan dolayı maneviyatla ilgilendi.
Görüyoruz ki, idare Yaratan’ın elindedir kişinin değil. Sonra kişi hala Yaratan’a teşekkür
etmelidir zira bu en alçak halinde bile Yaratan kişiyi yalnız bırakmamıştır ve kendisine
güç vermiştir, yani maneviyatla ilgilenecek yakıtı sağlamıştır.
Eğer kişi bu davranışı dikkatli gözlemlerse, kişi operatörün Yaratan olduğunu ve
“sadece O herşeyi yapar ve yapacaktır” formu içerisinde görür. Şöyleki kişi yaptığı iyi
şeylerin içerisine hiç bir hareket koymamıştır. Kişi “Sevabı” işlediği halde, bunu sevap
için yapmaz ama başka bir nedeni vardır, Yaratan’la arasındaki mesafeden kaynaklanan
bir nedeni vardır.
İşin gerçeği kişiyi buna mecbur eden de Yaratan ve sebep de Yaratan’dır, ancak
Yaratan kişinin içerisinde farklı bir giysiyle barınmıştır, bir “Sevap” olarak değil, ancak
başka bir korku ya da sevgi ile. Şöyleki tüm LoLişma sürecinde yapılan iyi bir şeyin
kişiye değilde Yaratan’a mal edilmesi daha kolaydır.
Bu basittir, zira kişi bir şeyi Sevap için yapmak istemez başka bir sebep için ister.
Ancak Lişma’da, kişi Sevap için çalıştığını bilir.
Bu şu demektir, yani Sevap için kendisi sebep olmuştur, yani bu Sevap fikrini ve
arzusunu kişinin kalbine Yaratan koymamıştır, kendisi seçmiştir. İşin gerçeği aslında
herşeyin Yaratan tarafından yapıldığıdır, ancak kişisel ilahi taktir kişinin ödül ve cezayı
edinmesinden önce edinilemez.
ŞAMATİ 72 GÜVEN IŞIĞI ÖRTEN ŞALDIR
Güven ışığı kaplayan şaldır ve ona hayat verir. Bunun nedeni Kli olmadan ışık yoktur
kuralıdır. Hayatın ışığı kavrayamaz, ancak bir Kli’nin içerisinde kendisini giydirmeli.
Hayat ışığının doldurduğu Kli’ye güven denir. Kişi zor olan herşeyi yapabileceğini
görür.
Dolaysıyla ışık güven adı verilen Kli’ nin içerisinde hissedilir. Bu yüzden kişinin hayatı
orada bulunan güvenin miktarıyla ölçülür. Kişi kendi içindeki canlılığı ve hayatı kendi
özgüveniyle ölçebilir.
Bu yüzden insan kendisiyle bu canlılığın yüksek olduğunu gördükçe içindeki güven ışığı
herşeye yansır ve istediğini elde etmesini engelleyecek hiçbir şey görmez. Bunun
nedeni hayat ışığı, ki bu yukardan gelen bir güçtür, kişinin üzerine yansır ve insan
olağanüstü bir güçle çalışır, zira yukarıdan gelen ışık sınırsızdır ve dünyevi bir güç gibi
değildir.
Ama hayat ışığı kişiden ayrıldığı zaman, bu demektir ki insan üst seviyeden alt
seviyeye düşmüştür, o zaman insan akıllı, araştırıcı ve meraklı olur. Kişi karlılığı
hesaplamaya başlar, bunu yapmaya değer mi yada değmez mi ve asabi ve daha az
canlı olmaya başlar.
Ancak kişi şuan kullandığı zekasının ve anlayışının nedenini daha önce sahip olduğu
hayatin ışığını kaybetmesine bağlayacak erdemliğe sahip değildir. Onun yerine şimdi
kendisini, hayatın ışığını kaybetmeden önceki halinden -dikkatsiz ve beceriksiz
düşündüğü halinden - daha akıllı olduğunu sanır.
Kişi bilmelidir ki edindiği tüm erdemlik bir zamanlar sahip olduğu hayatın ruhunu
kaybettiği içindir. Eskiden hayat ışığının kendi üzerindeki tüm davranışlarını
Yaratan'dan kişiye geldiğini ölçebilirken şimdi düşüşe geçmişken içindeki kötülük tüm
gücüyle kişiye mantıki açıklamalarla gelmiştir.
Bunun için tavsiye edilen şudur, kişi artık kendi vücuduna konuşup tartışacak durumda
değildir ve kendisine şunu demelidir, "Artık ölüyüm ve ölülerin dirilmesini bekliyorum."
Bu noktadan itibaren mantık ötesiyle çalışmalıdır ve bedenine şöyle demelidir;
"Söylediğin herşey doğrudur ve sana mantıklı hiçbir açıklama getiremem. Ancak, artık
yeni bir şekilde çalışmaya başlayacağım. Artık kendi üzerime maneviyatı ve maneviyat
yolunda bir yol seçtim ve yeni doğmuş bir bebek gibi bu yolda ilerleyeceğim. Artık
Yaratan'ın beni büyütmesine ve bana yardımın O'ndan geleceğini ve tekrardan
kutsallığın yolunda ilerleteceğini biliyorum."
Kutsallığın gücüne sahip olduğum zaman sana cevap verecek birşeyim olacak, ancak o
vakte kadar mantığımın üzerinde devam etmek zorundayım zira hala kutsallığın
aklından mahrumum. Aklınla kazanabilirsin ve benim hocalarımın söylediklerine
inanmak dışında yapabileceğin hiçbir şey yok, zira onlar bana bu yolda ilerlerken
inancımın mantığımın üzerinde olması gerektiğini söylerler. İnanmalıyım ki inancın
gücüyle bana yukarıdan yardım gelecektir ve hocalarımın dediği gibi "Her kim arınmak
için geliyor ise ona yardım edilir."
Şamati 82 Tüm Dünyalar
Tüm dünyalar birçok seviyeleriyle birlikte sadece oradan ışığı alan ruhlar için var
olmaktadır. Bir kural vardır; “Edinilmeyen bir şeye isim verilmez,” çünkü isim edinilmiş
demektir. Dolayısıyla, tüm isimler, ünvanlar ve rakamlar sadece onları edinenlere göre
verilir.
Kabalistler üç ana kategori ayırımı yapmışlardır:
1. Yaratan’ın öz varlığı (Atzmuto), ve bundan asla bahsetmeyiz zira edinilmesi
mümkün değildir. Bizlerin araştırmaya başladığı yer “Yaratılışın Düşüncesi”dir. Bu
aşamada bizler sadece potansiyelde var olmaktayız, Yaratan’ın düşüncesinde,
düşünceyi harekete geçirmeden önceki andan itibaren. “Sonuç ilk düşünceden tayin
edilir,” zira istenilen sonuca ulaşmak için bir hareket gereklidir.
2. Yaratılışın düşüncesine “Sonsuzluk Dünyası (Olam Eyn Sof)” denir ve burada
Yaratan ile yaratılanlar arasındaki bağ, O’nun yaratılanlara (ruhlara) “iyilik ve mutluluk
ihsan etme” isteğiyle gerçekleşir. Bizler bunun dışında Yaratan ile hiç bir bağ
edinmeyiz, ve dolayısıyla başka bir şeyden bahsetmemiz de mümkün değildir.
3. Adam Kadmon, Atziluti Beriya, Yetzira ve Assiya dünyaları.
Dünyalarda incelenen ve edinilen herşey sadece ruhlar açısından olduğu için, dünyalar
içinde aslında bir şey diyemeyiz. Dolayısıyla kendi içlerinde tümüyle anlaşılmaz
durumdadırlar ve Atzmuto ile ilişkilidir. Ruhlar dünyalar tarafından muhafaza edilir.
Dünyalar, ruhların dünyaları algılayışlarına göre tanımlanırlar.
Üst Işık’dan bahsettiğimiz zaman, direkt olarak aynı anda 2 kategoriyi ima etmekteyiz,
alan (ruh) ve alınanı (edinilen) bir olarak değerlendiririz, şöyle ki alanın alınanı nasıl
hissettiğini. Ancak her biri ayrı olarak Sonsuzluk tanımı içerisinde yer almazlar:
edinilene Atzmuto denir, edinene de ruh, şöyle ki “yoktan var edilen” zevk alma
arzusu.
Tüm dünyalar kendi içlerinde basit değişmeyen bütünlük olarak tanımlanırlar. Şöyle
yazar: “Ben, Yaratan’ınız asla değişmem,” bu şu demektir ki Yaratan’ın kendisinde,
parçalar ya da Sefirot olarak hiç bir değişiklik yoktur. İsim verdiğimiz hiç bir şey
Atzmuto ile ilişkili değildir, sadece Üst Işığı edinen ruhlar tarafından algılanandır.
Yaratan bizlere Kendisinden kaynaklanan mutluluğu “O’nun yaratılanları mutlu etme
arzusu” olarak edinmemizi ve anlamamızı istemektedir. Dolayısıyla bizlere öyle duyular
verdiki algılanan Üst Işık’da bir çok ayırt edilebilen hisler yaşayalım. Ortak paylaşılan
duyu organımıza “mutlu olma/ zevk alma arzusu” denir. Bir çok kısım ve ayrıntı ayırımı
yapabiliriz, algılanan ışıkda inişler ve çıkışlar.
Arzunun bilinç olma noktasından itibaren, kişi algıladığını tanımlama yeteneğini edinir.
Bu Üst Işık ile arzu arasındaki ilişkinin oluşmasıdır, Or (Işık) ve Kli (Kab). Kli’nin
dışındaki ışık hiç bir zaman algılanmaz çünkü edinen bir kab olmadan ışık hala
Yaratan’ın özünü ima etmektedir, Atzmuto, ve bundan bahsetmek kesinlikle yasaktır
çünkü incelenemez. Peki edinemediğimiz bir şeyden nasıl bahsedebiliriz?
Sonuç itibariyle, manevi Işık ve Kli hala düşünce içerisinde iken, bu koşula Sonsuzluk
Dünyası denir. Tzimtzum Alef’den (1. Kısıtlama) önce bu duruma Şoreş (Kök) adı
verilir, yani harekete dönüşecek olan potansiyel düşünce.
Tzimtzum Aleph (TA) ile Assiya Dünyası arasında bir çok dünya vardır ve düşüncede
var olan ve TA’dan önceki yerdede bir çok kısım mevcuttur. İleride kişi bunları edinir ve
gerçek anlamıyla tüm bu parçaları ve hareketleri bir çok ayrıntılarıyla hisseder.
Yaratan bize yardım ediyor, iyileştiriyor, kötülükten arındırıyor veya bizlere hediye
veriyor dediğimiz zaman, aşağıdaki iki kategoriden bahsetmekteyiz:
1. Atzmuto olarak tanımlanan Yaratan, ve bununla ilgili bir tek kelime bile dile
getirmek yasaktır; ve
2. Yaratan’dan yansıyan ve Kli’ye, zevk alma arzusuna, yayılarak dolduran ışık. Buna
sonsuzluk denir, Yaratan’ın insana mutluluk verme arzusu, aralarındaki iletişim noktası.
İhsan etme arzusu Yaratan’dan alma arzusuna ulaşan ışık olarak tanımlanır, yani
yayılan ışığı alan.
Sonsuzluk adı verilen bu Işık alan Kli’ye bir çok gizleyen filtreden geçerek ışığın etkisini
ve gücünü azaltarak gelir. Dolayısıyla, tüm edinimler ve değişimler sadece ışığı alanda
olur, yani alınanı hissedebilme hassasiyetine göre.
Dünyalara verilen tüm tanım ve isimler sadece kişinin algısına göredir. Kendi başlarına
sadece “potansiyelde varmış” gibi tanımlanırlar, ve sadece ışığı alanın hislerinde gerçek
olarak hissedilebilirler.
Edinen ve dinilen beraber olarak ortaya çıkarlar. Elbette ki, edinilen formunu sadece
edinene göre alabilir. Edinilenin ne form alacağı henüz edinenin hislerinde ifşa olmadan
asla bilinemez. Dolayısıyla, kişi ne Atzmuto’yu anlayabiliyor ne de hissedebiliyor ise, o
zaman algılalarımızın dışında olan bir gerçekten ve formlardan nasıl bahsedebiliriz ki?
Bu yüzden, sadece ışığın hislerimizde yansıdığı kadarıyla konuşabiliriz. Böylelikle, bir
masa duyularımızda katı bir obje olarak hissedilir, ya da gördüğümüz kadarıyla belli
boyutları olan bir cisim olarak. Bu başka duyu organları olan bir varlık tarafından
benzer şekilde hissedilecek anlamına gelmez, örneğin bir melek tarafından. Elbette ki
onun masayı algılayışı bizden çok farklı olacaktır. Bir meleğin duyu organlarıyla ilgili hiç
bir bilgimiz olmadığından bir masayı nasıl algılayacağını kesinlikle bilemeyiz.
Dolayısıyla, tıpkı Yaratan’ın özünü edinemediğimiz gibi, Yaratan’ın açısından dünyanın
formları ile ilgili konuşmamız mümkün değildir. Sadece bizler üst dünyaları hislerimizde
edinebiliriz çünkü O’nun arzusu böyle.
Işığın edinilmesi sadece Kli’de olan değişikliklere bağlıdır, yani duyularımızda. Herşeyi
ölçüp tahmin edebilmemiz sadece duyu organlarımıza bağımlı olarak yapılır.
Eğer bir çok insan manevi bir cisme bakacak olursa, herkes kendisine özel bir şekilde
algılar. Eğer bu manevi cisim birisine göre değişir ise, bu sadece kişinin içinde
bulunduğu halde bir değişiklik olduğu içindir. Buna karşılık olarak, her defasında aynı
cismi farklı formlarda algılar. Bunun nedeni ışığın saf ve formsuz olduğundandır, ancak
tüm formlar kişinin algılarıyla tayin edilir.
Şamati 98 Asla Kaybolmayan Ruhsallık
Ruhsal varoluşun asla kaybolmayacağı söylenir. Böylece, yalnızca kendi başına maruz
kalınarak bulunan bir formda var olan (bencil) arzu materyal varoluş olarak bilinir,
çünkü o bu formdan kaybolacak ve özgecilliği edinecektir.
Ruhsal varoluştaki yere asıl gerçeklik denir, çünkü oraya gelen herkes, o ruhani
dünyadaki bir başkasının gördüğü herşeyi onun gördüğü şekilde görür ve algılar.
Buna ters olarak, hayalden doğmuş bir şey gerçek bir yer olarak söylenemez, çünkü
orası herkesin kendine göre farklı hayal ettiği bir yerdir.
Üst manevi dünyaların yetmiş çehresi vardır, yani onlar yetmiş seviyelidir. Ve, her
seviyede, ruhsal varoluş, içinde kişi bulunan seviyenin uyumuyla açıklanır. Ancak, bir
dünyanın anlamı gerçekliğidir, yani belirli dünyanın 70 seviyesinden birine gelen
herhangi bir kişi oraya gelen hepsi gibi aynı formda olduğunu anlar.
Ve bu, kutsal kitabın ayetlerini açıklayan Kabalistlerin yazdıklarından gelir ve derki:
“böylece İbrahim İshak’a dedi”, ve ayetlerin açıklanmasını öğreten Kabalistlerin diğer
öğretimleri gibi. Ve sorunla ilgili: “bir diğerine ne dediğini nasıl bilirler?” Açıklaması
şudur ki, çünkü onlar İbrahim’in bulunduğu aynı seviyeden geldiler, bu yüzden onlar
daha sonra İbrahim’in görüp bildiği gibi görüp bildiler.
Şamati 115 DURAN, BÜYÜYEN, YAŞAYAN VE KONUŞAN
DURAN: Duran, kendi otoritesi olmayan bir varlıktır. O tümüyle ev sahibinin kontrolü
altındadır ve ev sahibinin tüm istek ve arzularını yerine getirmelidir. Yaratan, yaratılanı
ilk yarattığı zaman kendi görkemi için yarattı ve şöyle yazar "benim ismimle anılan
herkes ve yarattığım herkes benim görkemim için", bu demektir ki, O, yaratılanı kendi
ihtiyacı için yarattı. Ev sahibinin duası yaratılanlarda mevcuttur, bu şu demektir ki tüm
yaratılanlar başkası için değil kendisi için çalışırlar.
BÜYÜYEN: Büyüyen az da olsa kendi otoritesine sahip olandır. Bazı şeyleri ev
sahibinin fikrine karşı olarak yapabilir, demektir ki bazı şeyleri kendisi için değil ama
özgecilce yapabilir. Bu şimdiden ev sahibinin iradesinin tersinedir. Yani yaratılanların
içinde olan kendileri için arzulamak hissine terstir.
Fiziksel dünyevi bitkilerde de gördüğümüz gibi yükseklik ve genişlik olarak
büyümelerine rağmen tüm bitkilerin tek bir özelliği vardır. Bir başka deyişle, bir bitki
diğer hiçbir bitkinin yetişme metoduna aykırı davranamaz ve tüm bitkilerin kurallarına
uymak zorundadır ve kendi nesillerinin davranış zihnine ve kendi nesillerinin davranış
zihnine aykırı hareket edemez.
Dolayısıyla kendilerine ait bir hayatları yoktur, ancak diğer tüm bitkilerin hayatlarının
parçasıdır, demek ki tüm bitkiler tek bir çeşit hayata sahiplerdir. Tüm bitkiler tek bir
canlı gibidirler ve tüm bitki çeşitleri bu varlığın organları gibidir.
Buna benzer olarak ruhanilikte kendi arzularını aşabilecek gücü edinmiş insanlar vardır,
bunu içinde bulundukları çevre dahilinde bir dereceye kadar yapabilirler. İçinde
yaşadıkları çevrenin tersine davranamazlar ama istemek arzusuna ters davranabilirler.
Bu demektir ki zaten özgecil bir yapı içerisinde işlemektedirler.
YAŞAYAN: Yaşayan; görüyoruz ki her hayvan kendine has bir karaktere sahip; belli
bir çevrenin sınırlarıyla kısıtlı değil ve herbiri kendi karakterine ve duyarlılığına sahip.
Kesinlikle ev sahibinin arzusuna ters davranabilirler, demektir ki özgecil olarak
davranabilirler ve içinde bulundukları çevre ile sınırlı değildirler, kendi hayatları ile
sınırlıdırlar. Canlılıkları arkadaşlarının hayatlarına bağlı değildir.
Kendi mevcudiyetlerinden daha fazlasını hissedemezler. Bir başka deyişle bir başka
varlığı hissedebilme duyusu yoktur ve doğal olarak başkasına bakamaz.
KONUŞAN; Konuşanın faziletleri vardır: 1. O ev sahibinin arzusuna karşı hareket eder.
2. Büyüyen varlıklar gibi kendi neslinin içinde bulunmak zorunluluğu yoktur, demektir
ki O toplumdan özgür davranabilir. 3. Ayrıyeten O başkalarını hissedebilir, başkalarına
karşı sorumluluk edinebilir ve tüm toplumu tamamlayabilir ve özlemini çekebilir.
Ayrıca tüm toplumun avunmasıyla mutluluk duyabilir ve hem geçmişten hem de
gelecekten bu hisleri edinebilir. Hayvanlar ise sadece bu anı ve kendi varlıklarını
hissederler.
Şamati 138 Kişi Bazen Kafasını Korkuyla Meşgul Ederken
Kişi bazen aklını korkuyla meşgul ederken şunu bilmelidir ki, O’ndan başkası yok. Ve
eğer kişi hala korkunun üzerinde etkisi olduğu hissi içerisindeyse, kişi bilmeli ki şans
eseri diye bir şey yoktur, ve kendisine olanı Yaratan yukarıdan vermiştir, kişi sonu
düşünebilmesi için ona bir korku gönderilir. Şöyle ki korku kişiye “O’ndan başkası yok”
diyebilmesi için getirilmiştir. Ancak, hala bundan sonra kişi korku hissi içerisindeyse, o
zaman kişi bu korkuyu örnek olarak almalı ve Yaratan korkusunun şu anda hissettiği
korku kadar güçlü olması gerektiğini söylemeli.
Şamati 153 Düşünce Arzunun Sonucudur
Düşünce arzunun sonucudur. İnsan ne istediğini düşünürken, arzulanmayacak birşeyi
düşünmez. Örneğin; insan öleceği günü düşünmez. Tam tersine, her zaman ferahlığını
düşünmek ister, çünkü arzusu budur. Dolayısıyla insan her zaman arzuladığını düşünür.
Düşüncenin özel bir fonksiyonu vardır: arzuyu yoğunlaştırır. Arzu hareketsizdir ve
gelişip harekete geçmek gibi bir gücü yoktur. Ancak, insan bir şeyi düşünüp taşındığı
zaman, arzu isteğin yerine getirilebilmesi için düşünceden tavsiye ister. Dolayısıyla
arzu genişler, büyür ve isteğin yerine getirilmesini sağlar.
Açıkçası düşünce arzuya hizmet etmektedir, ve arzu insanın kendisidir. Bu durumda
küçük kişilik ve büyük kişilik vardır. Büyük olan küçüğe hüküm eder.
Küçük olanın hiç bir egemenliği yoktur, ve tavsiye kişinin kendisini yüceltmesidir, bu
ancak arzuyu dikkat ve hassasiyetle düşünerek olur. Zira insanın düşüncesi vasıtasıyla
büyür.
Ve şöyle yazar...“O’nun kanununda, gece ve gündüz düşüncesiyle ol”, arzuladıkça, kişi
daha büyük olur, ta ki hükümdar olana dek.
Şamati 213 Arzuyu Tanımak
Temelde, arzuyu arttırmak esas ilkedir, bunun için, inşa yapılır ve yapının mukavemeti,
temelinin mukavemetiyle ölçülür.
Birçok şey insanı uğraşmaya zorlar, ama sebebi hedeflemezler. Bu yüzden, altyapı,
inşanın tamamına zarar verir. Gerçekte kişi O’nun adına olmayandan O’nun adına
doğru gelir, ama tekrar yola dönmek zaman alır. Bu yüzden, sebep her zaman insanın
gözlerinin önünde kalmalıdır. Der ki “her zaman Yaratan’ı benden önce görürüm”, ve
evinde kalan kişi, Kral’ın önünde ayakta duran kişi gibi değildir. Ülkenin O’nun onuruyla
doldurulduğuna inanan, Yaratan’ın gerçekliğine inanan kişi, sevgi ve korkuyla doludur
ve onun hazırlık ve gözleme ihtiyacı yoktur, sadece Yaratan’ın karşısında kendisini
etkisizleştirir - tıpkı kişinin hep dostunun iyiliğini ve onun menfatini düşünür olması
gibi. Herşey bir annenin çocuğuna fayda sağlamak istemesi ve bunun adına daha
öncelikli hiçbir şeye ihtiyaç duymaması kadar doğal olarak düşünmeden yapılır.
Hedeflerine ulaşana kadar uğruna ruhlarını ve kalplerini verdikleri objenin sevgisi
yüzünden duygular sadıktır, aksi taktirde onların hayatı bir hayat değildir.
Böylece her kim kendini bir bütün olarak hissederse, o kişi inanç sahibidir. Ve biri
Kral’ın önünde duran kişi olarak hissetmezse kendisini, o kişi O’na tersdir.. Bu yüzden,
kişi, herşeyden önce köle gibi bakmalı kendisine ve yeterli inanca sahip olmadığından
pişman olmalı, ve istediğini hissetmek adına çalışmak ve arzu duymak için dua
etmelidir, eğer bu arzuya sahip değilse, dolduracak kli’ye sahip değildir. Yaratan’ın
bizim bütün dualarımızı duyduğuna inanan bir kişi, çok yönlü güvene doğru
kurtarılacaktır.
BNEI BARUCH’LA TEMASA GEÇMEK İÇİN
Bnei Baruch
1057 Steeles Avenue West, Suite 532
Toronto, ON, M2R 3X1
CANADA
Türkiye’den Bilgi Almak İsteyenler
E-posta: turkish@kabbalah.info
İnternet Sitesi: www.kabbalah.info/turkishkab/

1 yorum:

  1. ᐈ Casino Online | ᐈ Trusted Casino | Free No Deposit Bonus Codes
    Horse racing, Horse 1xbet racing, bingo, bingo and poker. Get the best bonuses, free bets 카지노사이트 & live streams from the 우리카지노 world's biggest race meetings.

    YanıtlaSil